Saçaklı Vergi, Saçaklı Üniversite

"The state spends our tax money on what it wants and does not directly ask us to help it choose. It demands only that we pay. Those who pay have no direct say in where their tax dollars go.
A fuzzy tax form can help change that." (1)

Bart Kosko, devletin bizim ödediğimiz vergileri kendi istediği alanlara harcadığını, bize doğrudan sormadığını belirtip, saçaklı vergi formunun bunu değiştirebileceğini öne sürüyor. Mevcut vergi sisteminde devlet sadece vergi istiyor ama vergi verenler vergilerinin nereye gittiğine ilişkin doğrudan söz hakkına sahip değiller diyor.

Vergi mevzuatı benim uzmanlık alanımın dışında ama vergi veren biri olarak ben de verdiğim paranın nereye harcandığı konusunda doğrudan bir seçim hakkım olmadığını biliyorum. Dolaylı olarak bir seçme hakkım olduğumdan bahsedilebilir ki, o da demokratik yöntemleri kullanarak hükümetin kararlarına uzaktan katılabilme imkanıyla sınırlıdır.

Kosko devam ediyor ve vergi ödemenin temelde ikili (binary) bir işlem olduğunu söylüyor:

"Paying taxes is at root a binary affair. You pay all or none into the pool of "general revenues." This holds at the federal and state and local levels. You pay into the common pool and someone else spends what you pay.
...
A fuzzy view finds a hidden binary assumption in this tax process.
Why should 100% of your tax bill go to general revenues?" (2)

Verginin tamamı genel gelirler havuzuna aktarılıyor ve bu havuzda yani devletin kasasında toplanan para başkaları tarafından harcanıyor. Saçaklı bir görüş bu sistemin altında ikili mantığın yattığını görebilir. Verginin tamamı neden genel gelirler havuzuna gitsin? diye soruyor, Kosko.

Vergi verenler ve vermeyenler şeklindeki ayrım ikili mantığa dayalı kesin bir ayrımdır. Bir de bunların yanında vermesi gerektiğinden az verenler de var. Ama vergi verme sürecinin temeli ikili mantığa dayalı: Ya vergi verirsin, ya da vermezsin. Verdiğin verginin hangi alanlara ne oranda harcanacağı kararına ise doğrudan değil ancak dolaylı olarak katılabilirsin. Vatandaştan beklenen sadece vergi vermesi ve harcama kararına dolaylı yoldan katılmasıdır. Mevcut yönetim biçimlerinde katılım ancak bu kadarla sınırlı. İkili mantığa dayalı bir vergi süreci ve harcama aşamasına dolaylı katılım hakkı tanıyan bir sistem var.

Saçaklı vergi yöntemi iki seviyede saçaklı. Birinci seviye, verginin tamamının genel gelirler havuzuna gitmesi yerine sadece belli bir kısmının genel gelirler havuzuna gitmesini öngörüyor. Böylece hükümete belli bir fon akışı sürekli olarak sağlanabiliyor. İkinci seviye, her vergi verene ödediği verginin ne kadarının sosyal amaçlar için kullanılabileceğini tayin etme hakkı tanıyor.

Örneğin, bu yıl 10000 YTL vergi ödemeniz gerekiyorsa, bunun diyelim ki %70'i devletin kasasına genel vergi geliri olarak aktarılıyor. Kalan %30'un hangi sosyal amaçlar için harcanacağına vergi veren vatandaş bireysel olarak karar veriyor. 10000 YTL'nin 7000 YTL'si genel gelir olarak devletin kasasına girdi; kalan 3000 YTL'nin hangi oranlarda hangi sosyal işler için harcanacağına vergi ödeyen kendisi karar veriyor. 3000 YTL'nin %10'unun kanser araştırmaları için, %80'inin sokak çocukları için ve kalan %10'unun sokak hayvanları için harcanmasını isteyen bir vatandaş, doldurduğu formda bu oranları belirtiyor. Oranların toplamının %100 etmesi gerekiyor.

Örnek saçaklı vergi formu:

Vergi borcunuz .......... YTL'dir. Bunun %70'i genel vergi geliri olarak kaydedilecektir. Kalan %30 sizin seçeceğiniz alanlara harcanacaktır.

Aşağıda belirtilen her bir kategorinin karşısına o kategoriye ne kadar harcama yapılmasını istediğinizi yazınız. Belirtilen kategorilere ek olarak yalnızca bir adet yeni kategori ekleme hakkına sahipsiniz. Belirlediğiniz miktar tam sayı olarak ifade edilmeli ve yüzde olarak yazılmalıdır. Yazdığınız oranların toplamı %100 olmalıdır. Aksi halde hükümet belirttiğiniz oranları normalize edecektir ve ona göre harcama yapacaktır. Formu boş bırakırsanız ödediğiniz verginin tamamı genel vergi geliri olarak kaydedilecektir.

Kanser Araştırmaları
________
Sosyal Güvenlik
________
Kızılay
________
Çevre Temizliği
________
Sağlık Hizmetleri
________
Yoksullara Yiyecek Yardımı
________
Milli Savunma
________
Tarıma Destek
________
Kadın, Çocuk ve Aile Gelişimi
________
Toplu Ulaşım
________
Diğer (Belirtiniz: _________________________)
________

Toplam (%100 olmalı)
________


Kosko saçaklı vergi formundaki alanları kendi kültürünü ve devletini göz önünde bulundurarak doldurmuş. Örneğin, Birleşmiş Milletler, Uzay Araştırmaları, Küresel Isınma gibi maddeler var. Ben de aklıma gelen maddeleri birer birer sıraladım; maddelerin bunlar olması gerektiğini düşünmeyin, bunlar gelişigüzel seçilmiş örnekler.

Saçaklı vergi formu vergi ödeyenlere vergilerinin nereye gideceği konusunda doğrudan karar hakkı veriyor. "Buna hangi politikacı halkın önünde hayır diyebilir?" diye soruyor Kosko.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesi saçaklı vergi yöntemi aracılığı ile daha iyi hayata geçirilemez mi? Saçaklı seçme yöntemi ile birlikte uygulanan bir saçaklı vergi yöntemi daha demokratik bir uygulama olmaz mı?

Saçaklı vergi yöntemine en çok entellektüellerin karşı çıktığını söylüyor Kosko ve onların bu tutumunu eleştiriyor. Karşı çıkanların çoğu da meseleyi zeka seviyesi ile ilişkilendirmiş. Kosko buna IQism diyor ve bu "izm"i ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı ile birlikte kara listeye ekleyelim diyor.

Saçaklı vergi önerisinin de kendi içinde sorunları var:
Verginin ne kadarının genel vergi olarak kaydedileceğine kim, nasıl karar verecek? (Ben örnek olarak %70 dedim, Kosko kitabında %50 demiş).
Kategorilerin ne olması gerektiğine kim, nasıl karar verecek?
Bu yeni sistem ne kadar bürokrasi yaratacak?

Bu soruların cevabını bulmak için bu yöntemi üniversitelerde denemeyi öneriyorum. Üniversitelerin yapacağı harcamalara ve yatırımlara öğrencilerin doğrudan katılmasını sağlayabiliriz. Her bir öğrenci saçaklı harcama formunu doldurup üniversite yönetimine doğrudan katılabilir. Buradan yola çıkarak aşağıdaki örnek formu hazırladım. Bu form, üniversite öğrencileri tarafından doldurulup üniversite yönetimine verilir. Yönetim, toplam gelirin diyelim ki %85'ini nereye harcayacağına kendisi karar verir, kalan %15'lik kısmın nasıl harcanağına ise öğrenciler karar verirler. Böylece öğrencilerin yönetime daha fazla katılmaları sağlanmış olur. Uygulamanın gidişatına göre oranlar değiştirilebilir. Öğrencilere tanınan katılım oranı daha da artırılabilir.

Üniversiteler için örnek saçaklı harcama formu:

Öğrenci Bursları
________
Yemek Harcamaları
________
Yurt Harcamaları
________
Kitap Yardımı
________
Öğrenci Kulüplerine Destek
________
Yeni Bölüm Yapımı İçin Yatırım
________
Bilgisayar Laboratuvarı ve Internet Harcamaları
________
Üniversite Spor Takımlarına Destek
________
Ulaşım Harcamaları (Servis Araçları)
________
Diğer (Belirtiniz:_____________________)
________

Toplam (%100 olmalı)
________


Kosko'nun saçaklı vergi formundan esinlenerek üniversitelerde kullanabileceğimiz ve öğrencilerin üniversite harcamalarına doğrudan katılımına olanak sağlayan bir model önerdim. Kosko'nun saçaklı vergi formunu ancak zeka seviyesi yüksek olanlar kullanabilir diye eleştirenlere karşı, benzer bir yöntemi üniversitelerde deneyelim diyorum. Öğrencilere üniversite harcamalarının belirlenmesinde söz hakkı tanıyan saçaklı ve demokratik bir yöntem.

Her iki yöntemin özünde de, yöneticilere tanınan karar verme hakkının bir kısmının doğrudan katılım yoluyla yönetilenlere devredilmesi düşüncesi var. Mevcut sistemlerde yöneticiler harcamaların %100'ünün nerelere yapılacağına karar veriyorlar. Saçaklı yöntemde ise yöneticilerin bu hakkının bir kısmı doğrudan katılım yoluyla kullanılması için yönetilenlere devrediliyor. Daha katılımcı ve daha demokratik; ama uygulaması daha zor.

Kaynak:

(1) Bart Kosko, Heaven in a Chip, 1999 Three Rivers Press, New York, ISBN 0-609-80567-3
(2) adı geçen eser


// Gökhan Koçak
// 26 Nisan 2008, İstanbul

Türklerin Kimlik Sorununun Mantık Açısından Çözümlenmesi

"Cennet, cehennem... her meseleyi basit bir "dilemma"ya irca etmişiz. Daima iki ihtimal. İkiden fazlasını düşünemiyoruz. Avrupa! Ah Avrupa, canım Avrupa! Neden "ah Avrupa"? Hep gözün rehberliği: "beldeler, kâşaneler" masalı. Arka sokaklar, arka sokaklardaki sefalet? Ondan bahseden yok... Tarihin ölüme mahkum ettiği kavimlerde hep aynı psikoz: kendini küçük görme psikozu. Avrupa cennet, Asya cehennem. Neden "beldeler, kâşaneler"? Sanıyorum ki şarklı olduğundan utanan tek şarklı kavim biziz. Gerici, ilerici... Şarklı gericidir, garplı ilerici.
...
Bugünün Türk insanı Hint düşüncesini kavrayacak durumda mıdır? Hayır. Kendi vokabüleri ile ya gericidir, ya ilerici.
Gerici ise Müslümandır: cennet, cehennem.
İlerici ise Batı hayranı: caz, dans, cinsî hürriyet ve teknik.
Düşünmeye teşebbüs eden, düşünen demiyorum, kaç kişi var?" (1)

Cemil Meriç ikili mantığın dar dünyasına takılıp kaldığımızdan yakınıyor. "İkiden fazlasını düşünemiyoruz" diyor. Ortaya ancak iki seçenek koyabiliyoruz: Gerici-ilerici, şarklı-garplı, dinci-laikçi... Sonra kendimizi bu öbeklerden birine, başkalarını da karşı öbeğe ait olacak şekilde sınıflandırıyoruz. Bu ayrımı yaptıktan sonrası kolay. Kesin bir ayrım yaptık. Keskin bir çizgi çektik. Artık safları belirgin hale getirdik. Hangi saflar? Zihnimizde var edip sonra da gerçek sanıp inandığımız saflar. İnanmakla kalmayıp "kendimizi" bu safta, "onları" ise karşı safta görüp, "onlarla" mücadele ettiğimiz saflar. Halbuki ayrım bizim zihnimizde kesin olduğu kadar gerçekten de kesin mi?
Gerçek nedir?
Gerçeğin ne olduğunu nasıl bulabilirim?
Bulabilir miyim?
Bulsam anlayabilir miyim?

Varolanı olduğu gibi kavramaya çalışmak mı doğruya daha yakındır?
Yoksa varolanı zihnimizde istediğimiz biçime getirip ondan sonra onu kavramak mı doğruya yakındır?
"Neyi bilebilirim?" diye sormuş ya düşünür. Güzel bir soru sormuş. Cevabını da vermiş mi acaba?

Askerî Okyanusbilimi (Oşinografi) dersi aklıma geldi: Birkaç satır uzunluğunda bir formül vardı kitapta. Dalga denklemi. Okyanus dalgalarının "yaklaşık" bilgisi. Neden yaklaşık? Neden kesin değil? Hoca, dalgaların gerçek hareketinin çok karmaşık olduğunu ve modellemenin çok zor olduğunu söylemişti. Aradan 20 yıl geçti. Acaba (daha) kesin bir formül buldular mı?
Peki biz, aslında çok karmaşık olan ve kesin bir formüle sığdıramadığımız dalga hareketini neden kesin olarak ifade etmeye çalışıyorduk?
Kesin olarak ifade edemediğimizi de biliyorduk.
O zaman neden yaklaşık olan bir şeyi kesinmiş gibi tanıtıyorduk?

Tanrının öldüğü ilan edilmişti de ondan. Yaklaşık bilsek de farketmezdi. İlerlemeci tarih görüşüne sığınır ve "ilerde gerçeğe daha yakınını bulacağız" derdik. Bu arada Zeno'yu da hatırlamazdık. Hani asla hareket edemeyen Zeno'yu. Harekete başlamadan önce, gideceğim yerin yarısını gideyim deyip hiçbir zaman harekete başlayamayan Zeno'yu. "Hareket edemeyen Zeno değildi" dedi birileri. Evet, doğru. Hareket edemeyen Zeno değildi. Zeno'nun zihninde hareket var olmuyordu, olamıyordu. Çünkü Zeno, "kesinliksiz mantık" kullanıyordu. Hiç bir zaman karar veremezdi. "Kesinliksiz mantık"ta kesin değerlere, (0 ve 1), yer yoktu, hep ara değerler, (0..1), vardı. O yüzden Zeno kesinlikten yoksunluk içinde sürekli dönüyor ve asla harekete başlayamıyordu.

İlerlemeci tarih görüşü de Zeno'nun sorunu gibiyse. Hep ilerlediğimizi ve ilerleyeceğimizi sanıyorsak. Sadece sanıyorsak ama kesin biliyormuş gibi yapıyorsak. Bu daha da acı.
İnsanlık yarın, bugün olduğundan daha ileride olacak(mı?).
Neden?
Nedeni çok basit: İkili mantık.
Bugün-yarın, geri-ileri sınıflandırması.
İki seçenek var. Peki aradakiler? İkili mantığın ara değerleri yok ki.

Helezonik tarih görüşüne ne dersin?
Doğruya daha yakın görünüyor.
Çünkü ara değerlere de yer veriyor.
Helezonik tarih görüşü saçaklıdır (bulanık, gri, fuzzy).
İlerleme de gerileme de bir derece meselesidir.
Ne kadar ilerisin? Ne kadar gerisin?
Helezonik tarih görüşü saçaklı mantık ürünüdür.

"Hint'i tanımak zorundayız. Asya düşüncesinin dayandığı temel, Hint düşüncesidir. Hint'i tanımak zorundayız. İnsanlığın irfan ve idrakine istikamet veren iki yaratıcı millet vardır: Hint ve Yunan.. Biz bu iki ülkenin merkezindeyiz. Akdeniz Doğu ile Batı'nın zifaf yatağı." (2)

Cemil Meriç'in bu cümleleri bana orta nokta sorununu hatırlattı. Hani bizim Nasreddin Hoca fıkrasında da geçen orta nokta sorunu var ya, onu. "Davalıya haklısın", "davacıya da haklısın" diyen hoca. "Hocam her ikisi de haklı olamaz" diyen mübaşire "sen de haklısın" diyen hoca. Orta nokta sorunu. Saçaklı Nasreddine karşı, Aristo mübaşir.

Hint ile Yunan'ın, Doğu ile Batı'nın orta noktasında "biz" yer alıyorsak, bizim yaşadığımız orta nokta sorunu mudur?
İkili mantıkla düşünürek orta nokta sorununu çözemeyiz. İkili mantıkta orta nokta yoktur. Bir şey ya öyledir, ya da böyle: "Biz" de ya Doğuluyuzdur, ya da Batılı.
Ama eğer ortada yer alıyorsak, o zaman ikili mantığa göre biz yokuzdur. İkili mantıkta Türkler yoktur. Çünkü Türkler, Hint ve Yunan'ın, bu iki ülkenin (medeniyetin) merkezindedirler. Orta noktadadırlar. İkili mantıkta orta nokta yoktur. O halde, ikili mantıkta Türkler de yoktur.

Türkler hem orta noktada yer alır hem de nasıl var olurlar?
Mantıklarını değiştirerek.
Mevcut halimizle varoluşumuz ancak saçaklı mantıkla mümkündür.
Çünkü orta nokta, saçaklı mantıkta vardır.
Orta noktadakiler ancak saçaklı bir dünyada var olabilirler.
İkili bir dünyada ise ya orada, ya da burada; her iki kutuptan birinde; ya batıda, ya da doğuda var olmak zorundadırlar.

"Doğu ile Batının kesiştiği yerdeyiz" diyoruz. Peki kesişim yeri Doğuya mı aittir, Batıya mı?
Hem kesişim yerindeyiz, hem de Batılıyız. Bu nasıl olur?
Hem kesişim yerindeyiz, hem de Doğuluyuz. Bu nasıl olur peki?
Olmaz ki.
İkili mantıkta olmaz: çünkü ikili mantıkta orta nokta yoktur: Doğu ile Batının ortasında yer alamazsın.
"Ama biz ortadayız" diyorsun.

Senin çelişkin, kendini ikili mantığın dar sınırları içinde tanımlamaya kalkışmanda. Çünkü ikili mantıkta, Doğuyu tanımlayabilirsin, Batıyı da tanımlayabilirsin. Ama bunların kesişiminde yer alan Türkleri tanımlayamazsın. Sorun burada. Sorun kullandığımız mantıkta. İkili mantık kullanarak kendi kendimizi yok etmişiz. Orta nokta yoktur ikili mantıkta. Eğer Doğuyla Batının ortasındaysan, bunu doğru buluyorsan, ikili mantığa göre, varolma sorunu yaşarsın. Çünkü orta nokta yoktur. Sen de yoksundur. Türkler yoktur ikili mantıkta. Türkler bu halleriyle ancak saçaklı bir dünyada var olabilirler. İkili bir dünyada var olabilmek için, ya kesin Doğulu, ya da kesin Batılı olmak zorundadırlar. Ancak o zaman ikili mantıkta var olabilirler.

Peki bu çelişkilerden nasıl kurtulabiliriz?

Saçaklı mantıkla düşüneceğiz VE
1) Kendimizi hem (biraz) Doğulu, hem de (biraz) Batılı diye tanımlayacağız; VEYA
2) Kendimizi Doğulu olarak tanımlayacağız, Doğulu olacağız; VEYA
3) Kendimizi Batılı olarak tanımlayacağız, Batılı olacağız;
VEYA
ikili mantıkla düşüneceğiz VE
4) Kendimizi Doğulu olarak tanımlayacağız, Doğulu olacağız; VEYA
5) Kendimizi Batılı olarak tanımlayacağız, Batılı olacağız.

(Saçaklı VE ((Doğulu VE Batılı) VEYA (Doğulu) VEYA (Batılı))) VEYA (İkili VE ((Doğulu) VEYA (Batılı))).

Daha da açık ve uzun yazarsak:

1) (Saçaklı VE (Doğulu VE Batılı)); VEYA
2) (Saçaklı VE Doğulu); VEYA
3) (Saçaklı VE Batılı); VEYA
4) (İkili VE Doğulu); VEYA
5) (İkili VE Batılı)

Bunlardan birini başarana kadar kimlik sorunumuz devam edecek.
Çelişkimiz, kendimizi hem birinci (1.), hem de beşinci (5.) şekilde görmeye kalkışmamızdandır.
Yapmaya kalktığımız tam bir çelişkidir:
Hem Doğulu, hem de Batılı isek ikili mantıkta var olamayız.
Ya Doğulu, ya da Batılı isek hem Doğuda hem de Batıda aynı anda yer alamayız.

Bir karar vermemiz gerek:
Hem Doğulu, hem Batılı olarak var almak istiyorsak mantığımızı değiştirip saçaklı mantıkla düşünmemiz gerek.
Ya Doğulu, ya da Batılı olarak var almak istiyorsak Doğunun ve Batının kesişimi olduğumuzu iddia etmememiz gerek.

Karar vermediğimiz sürece, Zeno'nun durumuna düşeriz. Yüzlerce yıl olduğumuz yerde kalırız. Kesinliksiz mantık kullandığımız sürece, bizi bu dertten, kimlik sorunundan kimse kurtaramaz.


Kaynaklar:

(1) Cemil Meriç, Jurnal (Cilt 1), İletişim Yayınları, 17. Baskı, ISBN-13: 978-975-470-288-0
(2) Aynı kaynak


// Gökhan Koçak
// 11 Ocak 2008, İstanbul