Saçaklı Deniz, Akdeniz.

Antalya'da sahilde yürüyüş yaparken aklıma geldi:
Deniz nerede başlar?
Ardından bir soru daha geldi aklıma:
Kara nerede biter?

Kendimi bir kayığın içine oturmuş, karaya bakarken hayal ettim.
Bu sefer sorular biraz değişti:
Kara nerede başlar?
Deniz nerede biter?

Karaya hafifçe vuran dalgaları seyrettim.
Dalgalar karaya doğru ilerliyorlar, enerjileri bitince duraksıyorlar ve denize doğru çekilmeye başlıyorlardı.
Çekildikleri yerlerde ise bir miktar ıslaklık bırakıyorlardı.
Dalga karaya doğru ilerledikçe karanın ıslaklığı artıyor, denize doğru ilerledikçe karanın ıslaklığı azalıyordu.
Suyun hareketine göre ıslaklığın derecesi de değişiyordu.

Deniz..çok ıslak, biraz ıslak, hem ıslak hem de kuru, az ıslak, çok az ıslak..Kara.
Kara..çok kuru, biraz kuru, hem kuru hem de ıslak, az kuru, çok az kuru..Deniz.

Dalgalar mı beni yanıltıyor diye düşündüm.
Yani dalga olmasaydı ne olurdu, o zaman kesin sınırlar olur muydu?
Sular kumların arasından sızararak karaya usulca sokulurlardı.
Islaklık derece derece azalırdı.
Ya da tersinden düşünürsem:
Kara yavaş yavaş denizin içine girerdi.

Başa döndüm. Deniz nerede başlar sorusuna.
Soruyu yanlışa yakın bir soru diye niteledim.
Çünkü kesin ve şaşmaz bir yanıt arıyordu bu soru.
Ne denizin, ne de karanın başladığı ve bittiği yeri bulamamıştım.
Yani deniz saçaklıydı, kara da öyle!
Başladıkları ve bittikleri yerler kesin değildi.
Kesin bir sınır yoktu. Sınır kesinlikten uzaktı.
Sınır saçaklıydı. Soru da saçaklı olmalıydı.
Burada ne kadar deniz var?
Deniz burada ne derece var?
Yoksa varoluş da mı bir derece meselesiydi?
Düşünür Sadra geldi aklıma.
Saçaklı varoluş!
Sadra saçaklı varoluştan bahsediyordu aslında.
Adını koymamıştı ama onun varoluş felsefesi saçaklıydı.
Evet, varoluş da bir derece meselesiydi.

Haritalar gözümün önüne geldi.
Kara ve denizin sınırları haritalarda kesin bir çizgiyle ayrılırdı.
Ama sahilde görebildiğim kesin bir sınır yoktu.
Sınırlar, haritalardaki gibi kesin değildi.
Yoksa benim gözlemimde mi bir hata vardı?
Yoksa Hoca Nasreddin'in dediği gibi hem ben, hem de haritacılar mı haklıydı?
(Davalı ve davacı fıkrasını hatırla).
Ya da mahkeme katibinin dediği gibi hem ben, hem de haritacılar haklı olamaz mı idi?
Hoca katibe, sen de haklısın demişti ama.

Denizin sınırı hem vardı, hem de yok muydu?
Sınırı çizen insanlar mıydı?
Doğa bir sınır çizmemişti.
İnsan, kesin bir sınır çizmemiş olan doğaya kesin sınırlar çizmek istiyordu.
Çünkü onu tam olarak anlamak istiyordu.
Tam olarak, kesin biçimde anlamak.
Bu mümkün müydü?

Sonra Ege Denizi ile Akdeniz aklıma geldi.
Bu ikisini birbirinden ayıran bir sınır var mıydı?
Aslında haritalar da kesinlikten yoksundu.
Ama aynı zamanda karaları ve denizleri kesin çizgilerle ayırıyorlardı.
Haritalar saçaklıydı.

Doğayı reel sayılara benzettim. Daha doğrusu 10/3, 11/7, Pi sayısı gibi sayılara.
İnsanın çabasını da reel sayıları yuvarlayıp tam sayı haline getirmeye benzettim.
Bazı bilim adamları kesinlik iddiasındaydı.
Ama doğa kesin değildi, kesinlikten neredeyse yoksundu.

Bilimin yaptığı "yaklaşıklamak" idi. Evet, Türkçe'yi fazla zorladım, farkındayım.
Yaklaşıklamak, yaklaşık hale getirmek, yaklaşıklaştırmak.
Yani bir çeşit yuvarlama yapıyordu bilim.
Hani lisede not alırdık ya: 6,5'tan 7 aldım derdik.
Yuvarlardık sayıları.
Bilimin yaptığı da aslında yuvarlamaktan, yaklaşıklamaktan ibaretti.
Ortada kesinlikten yoksun bir doğa vardı.
Bilimse onu kesinleştirmeye çalışıyordu.
Ama bilgilerimiz bir türlü kesin olmuyordu.
Kuantum Kuramı, Newton'un mekanik evren anlayışını sarsmıştı.
Newton da kendinden önceki bilimi sarsmıştı.
Ama hepsi de bir derece haklıydı.

Peki ne oluyordu?
Newton, kendinden önceki bilim adamlarından daha iyi yaklaşıklamıştı.
Kuantum kuramcıları da Newton'dan daha iyi yaklaşıklamışlardı.
Sonuçta hepsi yaklaşıklıyordu. Biri ötekinden daha iyi yaklaşıklıyordu, o kadar.
Acaba saçaklı bilimciler de kuantum kuramcılarından daha iyi yaklaşıklayabilecekler miydi?

// Gökhan Koçak
// 26 Mayıs 2007, İstanbul