Özgürlüğün Baş Dönmesi’ne Saçaklı Bakış

Özet:

Bu yazıda, Kemal Sayar’ın Özgürlüğün Baş Dönmesi adlı kitabına saçaklı (kırçıl, bulanık, gri, fuzzy) mantık açısından bakılmış ve yazarın görüşlerinin ve alıntılarının ne derece saçaklı olduğu araştırılmıştır. Kitaptaki görüşlerden hareketle, ikili mantık ve saçaklı mantık arasındaki ilişki ortaya konmuş ve saçaklı mantık hakkında genel bilgiler verilmiştir. Aslında saçaklı mantığın ruhbiliminde de kullanıldığı kitaptaki örnekler incelenerek gösterilmiş ve saçaklı mantık hakkında bir farkındalık yaratılmaya çalışılmıştır.




Konu Edilen Eser:

Kemal Sayar, Özgürlüğün Baş Dönmesi, karakalem Yayınları, Eylül 2006, ISBN: 975-8285-35-1


Özgürlüğün Baş Dönmesi’ne Saçaklı Bakış


Antonie de Saint-Exupèry’nin “Yaşamak, yavaş yavaş doğmaktır.” sözü kitabın ilk saçaklı cümlesi. Yavaş yavaş ifadesi kesin ve mutlak bir durumu anlatmaz. Aksine dereceli, kesinlikten yoksun bir süreci anlatır. Yaşamak saçaklı bir biçimde, yani kesinlikten yoksun bir doğuş olarak tanımlanmakta ve doğuşun derecesi de “yavaş yavaş” ifadesi ile belirtilmektedir. “Yaşamak, doğmaktır” denmiş olsaydı bu, ikili mantık esaslarına uygun bir cümle olurdu ve kesin, belirli bir durumu anlatırdı. Yavaş yavaş ifadesi ise cümleyi saçaklandırıyor ve doğma eyleminin derecesini belirtip, yaşamı kesinlikten yoksun bir biçimde, yavaş yavaş, doğmak şeklinde tanımlıyor.

Kemal Sayar, kitabın önsözünde “Psikiyatri ne ‘ruhsuz’, ne de ‘beyinsiz’ olmayı seçmelidir.” diyerek yine saçaklı bir yaklaşım sergiliyor. Ruhsal yaşantının ne moleküllere indirgenebileceğini, ne de beynin işlevlerinden soyutlanabileceğini söyleyerek “hem, hem de” diyor. Yani, hem ruh, hem de beyin. Ya ruh, ya da beyin değil. Aristo mantığında bir şey ya odur, ya da bu; hem o, hem de bu olamaz. Hâlbuki, yazar psikiyatrinin hem ruh, hem de beyni birlikte ele alan bir yaklaşımı seçmesini istiyor. Aristo mantığının dar sınırları içinde kalmış olsaydı, yazar da o muazzam çelişkinin içine düşecekti ve yanlışa yakın bir soru soracaktı: Psikiyatri ruhla mı ilgilenmeli, beyinle mi? Bu soru, ikili mantık sorusudur ve beklenen yanıt aslında sorunun içindedir. Yani, ya ruh yanıtını vermeniz, ya da beyin yanıtını vermeniz beklenmektedir. Kesin ve belirsizlikten uzak bir yaklaşım sergileyip, birbiriyle çelişik gibi görünen iki kavramdan birini, yani ya ruhu ya da beyni seçmeye sizi zorlayan bir soru biçimidir bu. Doğruya yakın soru ise, psikiyatri ne derece ruhla, ne derece beyinle ilgilenmeli şeklinde sorulabilir. Beklenen yanıt, kesinlikten yoksun ve dereceli bir yanıttır. Sayar, hem ruh, hem de beyin diyerek saçaklı soruya saçaklı bir yanıt vermiştir.

Yine önsözde, “Aklın ve ruhun uzayında yapılacak keşif yolculukları, bilimin rehberliğine ihtiyaç duyduğu kadar, sezginin ışığına da muhtaçtır.” diyerek, saçaklı bir mantık yürütüp, hem bilim, hem de sezgi diyor. Bu yanıtı ile, “bilim mi, sezgi mi?” şeklindeki ikili mantık sorusunu sormadığı, bunun yerine “ne kadar bilim, ne kadar sezgi?” sorusunu sorduğu anlaşılıyor. Saçaklı soruya verdiği yanıt da gayet açık: “hem bilim, hem de sezgi” diyor.

Schrödinger’in Kedisi “hem ölü, hem de diridir”. İkili mantıkla düşünmeye alıştırılmış insanlar bu cümleyi anlamakta zorlanmakta ve kedinin hem ölü, hem de diri olması durumunu, yani ülkendurumu (superposition) yadırgamakta ve bu nasıl olur diyerek hayret etmektedirler. Hâlbuki ben, bir insanın aynı anda hem İstanbul’da, hem de Mekke’de bulunabileceğini anlatan hikâyelerle büyüdüm. Bir insanın aynı anda iki farklı mekânda bulunabildiğini kabullenmiş olan akıl, kedinin hem ölü, hem de diri olduğu ülkendurumu rahatlıkla kabullenir. Schrödinger’in Kedisi, saçaklı mantık ile Kuantum (Nicem) Kuramı arasında bir köprü kurar ve hem “ya, ya da”, hem de “hem, hem de” diyebileceğimizi düşünsel bir deney ortaya koyarak anlatır.

Stephen Hawking ve Roger Penrose, The Nature of Space and Time (Uzay ve Zamanın Doğası) adlı kitaplarında, Schrödinger’in Kedisinin ülkendurumunu uzun uzun ele almışlar ve bu durumu kabullenmişlerdir. Çünkü, kitapta neden kediyi sadece ölü, ya da sadece diri olarak gördüğümüzün sırrını çözmeye çalışmaktadırlar ve neden hem ölü, hem de diri ülkendurumunun gözlenemediğini açıklama gayreti ile uzunca bir tartışmaya girmektedirler. Onların bu tartışması, kedinin hem ölü, hem de diri olma durumunu kabullendiklerinin kanıtıdır. Kabullenmeseydiler, tartışırlar mıydı?

Sayar, Küreselleşmenin Psikolojik Boyutu adını verdiği bölümde küreselleşme olgusuna değinmekte ve şöyle demektedir:
“Tarihsel olarak nasıl Batı antropolojisi ‘yerlileri’ temsil etme hakkını kendinde gördüyse, bugün de aynı şekilde Batı medyası uluslararası iletişimin tek yönlü akışı içerisinde Batılı olmayan bütün Ötekiler’i temsil etme hakkını kendinde görmekte ve ‘biz’i ‘onlar’dan ayırt etme imkânı veren tanımları bize sağlamaktadır.”

Bu cümlede, biz ve onlar ayrımından ve ötekiler adı altında yapılan bir sınıflandırmadan bahsedilmektedir. Bu ayrım ikili mantık kullanılarak yapılmış ve sınıflar arasına keskin bir çizgi çekilmiştir. Bu kesin ve keskin çizgi, ‘biz’i ‘onlar’dan ayırır ve “biz ve ötekiler” diye sınıflandırmalar oluşturur. Bu mantık ve sınıflandırma, tam da Batı düşüncesine uygundur. Aristo mantığı, “bir şey ya odur, ya da bu” dediği için, ya ‘biz’e dâhilizdir, ya da ‘onlar’a. Ötekiler (onlar) ise bizden kesin biçimde ayrılmış olanlardır. Bu ayrım ve sınıflandırma belirsizliğe yer vermez; her şey kesin ve belirlidir. Saçaklı, kırçıl, bulanık, gri, fuzzy alanlar yoktur. Biz ve onlar vardır. İki kutup. Birbirinden kesin ve keskin biçimde ayrılmış ve asla birbirine karışmayan iki topluluk: biz ve onlar. İkili mantığın doruğu!

Yazar, Batının bu düşünce tarzının televizyona şöyle yansıdığını alıntılar:
“Ekran, sadece bize ‘onlar’ın görüntüsünün elenerek yansıtıldığı, … Öteki ile ilgili korkularımızı, düşlerimizi ve isteklerimizi yansıttığımız bir ortamdır (Morley ve Robins 1997).”

Yine Aristo mantığı ve yine ikili bir ayrım: biz ve onlar. Bu ayrımın yanı sıra, televizyonun bir iletişim değil, iletim aygıtı olduğuna da vurgu vardır. Batı, Öteki ile ilgili korkularını, düşlerini, isteklerini iletim aygıtı vasıtasıyla ekranlara yansıtır. Peki ya gerçekler? Onları kim ve nerede dile getirir? Korku, düş ve isteklerin değil, gerçeğin, hakikatin (truth) yansıtıldığı ekran nerededir? Soruyu biraz saçaklandıralım: “Hakikat ne derece ekranlarımıza yansıtılmaktadır?”. Yansıtılmakta mıdır, yoksa yansıtılmamakta mıdır diye soruyorsak, hâlâ ikili mantığın dar sınırları içerisinde düşünüyoruz demektir. Biraz saçaklanmaya ne dersiniz?

Sayar, Sıkışan Dünya, Sıkışan İnsan başlıklı bölümde “Küreselleşme sürecinin gerisinde, endüstrileşmiş ülkelerin ‘ileri’, bütün diğerlerinin ise ‘geri’ olduğu önermesi yatar.” diyerek ikili mantıkla yapılmış bir sınıflandırmanın örneğini veriyor. Bizde de çok yapılan bir sınıflandırmadır bu: ileri(ci), geri(ci) sınıflandırması. İşte Aristo’nun, ikili mantığın zirvesi! Çok yaşa Aristo! Ya ileri(ci)sindir, ya da geri(ci)sin. Ya öylesindir, ya da böyle. Hem öyle, hem de böyle olmayı, ya da biraz öyle biraz da böyle olmayı reddeden bir yaklaşım. Neden? Hiçbir açıklaması yok. Öyle olduğu kabul edilmiş. Beyinlerimiz ikili mantığa o kadar alıştırılmış (belki de yapılandırılmış) ki, insanların kendilerini biraz öyle, biraz da böyle tanımlayabileceklerini ve öyle var olabileceklerini kabullenemez olmuşuz.

Onları, ileri(ci), ya da geri(ci) olarak sınıflandırıp, üzerlerine de damgayı vurmuşuz. Kesin ve keskin bir ayrım yapmışız. Hayat bu kadar kesin sınırlara mı sahip? Yoksa biz saçaklı olanı kesinleştirip ikili mantığın keskin kılıcını kullanarak hayatı birbirleriyle örtüşmez dilimlere mi ayırmışız? Hayatı olduğu gibi değil de, onu basite indirgeyerek, yaklaşıklayarak mı ele almışız?

İkili mantığı kullanarak sorular soruyorum ve onu sorguluyorum. Peki, saçaklılık bunun neresinde? Saçaklı mantık, ikili mantığı reddetmez ki, onu kapsar. Matematikte kümeler vardır ya, biri diğerini kapsar; tersinden söylersek biri diğerinin alt kümesidir. İşte onun gibi. İkili mantık, saçaklı mantığın alt kümesidir. İkili mantık, saçaklı mantığın aşırı uçlarını temsil eder. Aradakileri, belli belirsiz olanları yok sayar. Ya da onları aşırı uçlarda barınmaya zorlar. Bu nedenle ikili mantık zorlayıcı, ayrımcı bir mantıktır. Farklılıkları kabul eder ama onları aşırı uçlarda var olmaya zorlar: bizler ve onlar, iyiler ve kötüler, ileri(ci)ler ve geri(ci)ler, sağcılar ve solcular, dinciler ve laik(çi)ler. İkili mantık, arada olanlara kendini tanımlama ve ifade etme hakkı tanımaz. Çünkü ikili mantığın ara değeri yoktur. Ya sıfırdır, ya da bir. Ya vardır, ya da yoktur. İkisinin arasındaki değerler yaklaşıklanarak yok sayılmıştır. Ya batılısındır, ya da doğulu. Ya bizdensindir, ya da onlardan. Peki, arada olduğumu söylersem? O zaman da “senin kafan karışık der”, keser atar.

“Küresel çağda insanlar kim olduklarına karar verebilir ve bir başkası olmayı hayal edebilirler (Sayar 2001). Benlik belirsizdir; her türlü benlik mümkündür ve ‘kendi kendini yaratma süreci asla bitmez’ yollu önermeler postmodern kimlik sorunlarını özetleyen aksiyomlardır. Günlük hayat bu önermelerin gerçekten de başka kanıt gerektirmediği ve aksiyom olarak kabul edilebileceği görüşünü destekleyen birçok veri sunmaktadır.” diyor Sayar. Sonraki paragraflarda ‘çoklu benlik’ kavramından bahsediyor ve pastiş kişiliğin sosyal bir bukalemun olduğunu vurgulayıp şöyle devam ediyor: “Artık benliğin istikrarı (bir nesne olarak benlik) değil, benliğin değişimi (bir süreç olarak benlik) hedeflenmektedir. Gündelik hayat haz peşinde koşmakla geçer.”

Bu satırlarda geçen “benliğin belirsizliği ve çoklu benlik” durumlarının yani saçaklı bir benliğin insan için iyi sonuçlar getirmediği anlamı çıkarılabilir. Fakat aslında eleştirilen, benliğin, bukalemun gibi sürekli değişen ve kendi olmaktan çıkıp sürekli farklı benliklere bürünen sığ ve çoklu bir benliğe dönüşmesi durumudur. Sayar, bu konuda “Giyim kuşam, benliği yaratmanın temel aracı olur. Her uluslararası marka benliğe yeni ve farklı bir ifade imkânı verecektir (Gergen 2000).” alıntısını yaparak insanların farklı benlikleri üst üste giyip, bunlardan istediklerini dışa vurarak her an farklı bir biçimde göründüklerini veya görünmeye çalıştıklarını dile getirmektedir.

“Benlik saçaklı mıdır? Saçaklı bir benlik mümkün müdür?” gibi sorular da yanıt bekleyen sorular olarak kalmaktadır. Benlik konusu, hakkında bilgi sahibi olmadığım bir konu olduğundan, bu soruların yanıtını veremiyorum. Yanıt ararken, saçaklı mantığın, ikili mantığı kapsadığı da göz ardı edilmemelidir. Bir şeyin saçaklı olması demek onun kesinlikten tamamen yoksun olduğu anlamına gelmez. Çünkü saçaklı mantığın her iki ucunda Aristo yer alır ve onun bulunduğu yerler kesin ve belirlidir. “Benlik ya odur, ya da bu” şeklinde bir hüküm verilse bile, bu hüküm benliğin saçaklı olmadığı anlamına gelmez. Çünkü saçaklı mantık hem “ya, ya da”, hem de “hem, hem de” diyerek Aristo mantığını içine alır.

Online Maskeler bölümünde, “Gerçek hayatta içe dönük ve sessiz olan bir kişi, sanal ortamda özgüveni yüksek ve paylaşıma açık bir kimliğe bürünebilir.” diyor Sayar. Bu cümlede “içe dönük (karşıtı dışa dönük?)” ve “sessiz (karşıtı konuşkan?)” sınıflandırmaları dikkat çekicidir. Bu sınıflandırma, ikili mantığın ışığı altında yapılmıştır. Psikoloji dersinden hatırladığım kadarıyla meşhur ruhbilimciler, Newton fiziğinin ve Newton’un mekanik dünya görüşünün de etkisiyle, Aristo mantığının keskinliği içerisinde insanları içe dönük-dışa dönük, sessiz-konuşkan, mutlu-mutsuz gibi sınıflara ayırmışlardır. Biraz daha derin düşününce içe dönüklüğün de bir derece meselesi olduğu akla geliyor. “İçe dönük, ama ne kadar?” diye sormaya başlarsak, konuyu saçaklı ele almaya başlamışız demektir.
İçe dönüklüğün de bir derecesi olması gerekmez mi? Hatta insan, yaşadığı olaylar karşısında bazen “daha fazla” içe dönük davranışlar sergilerken, bazen de “daha az” içe dönük davranışlar sergileyebilir. Yani içe dönüklülük de bir derece meselesidir. Derecesi, kişiden kişiye değiştiği gibi, aynı kişinin farklı ortamlarda ve farklı zamanlarda içe dönüklük derecesi de birbirinden farklı olabilir. Kişiyi “içe dönük” diye sınıflandırmak, ikili mantığın bir özelliğidir. Saçaklı mantık ise, “az, biraz, epey, oldukça, çok, aşırı” gibi sözcükleri kullanarak içe dönüklüğün derecesini sözel olarak ifade etmeye çalışır.

Saçaklı mantık, Lütfi Askerzade tarafından 1960’lı yıllarda matematiğe dökülmüş, matematiksel olarak ifade edilmiştir. Nesne ile nitelik arasındaki ilişki bir derece meselesidir ve bu derece geleneksel olarak sıfır ile bir arasında, yani [0..1] aralığında gerçel bir sayı ile ifade edilir. Köşeli paranteze dikkatinizi çekerim. Matematikte köşeli parantez, aralığın uç noktalarındaki sayıları da içine aldığını belirtir. Yani [0..1] aralığındaki gerçel sayılar demek, “0,0 ile 1,0 arasındaki bütün gerçel sayılar; 0 ve 1 dâhil olmak üzere” anlamındadır. İşte bu köşe başlarında bulunan 0 ve 1, ikili mantığın, Aristo mantığının sıfır ve biridir. Saçaklı mantık ikili mantığı kapsar, onu dışlamaz, yanlışlamaz; onu içine alır, aşırı uçlara yerleştirir, bu aşırı uçlar arasında da sonsuz tane derecenin (sayının) bulunduğunu söyler.

“Ali içe dönüktür” cümlesi, ikili mantıkla verilmiş bir hükmü anlatır. “Ali biraz içe dönüktür” cümlesi ise, saçaklı mantıkla verilmiş bir hükümdür. Matematiksel olarak da şöyle ifade edilebilir: Ali’nin içe dönüklük derecesi = 0,3; içe dönüklük [0..1] aralığında bir gerçel sayı olmak üzere. Derece sıfıra yaklaştıkça içe dönüklük azalır, bire yaklaştıkça içe dönüklük artar. “Ayşe çok içe dönüktür” cümlesini ise, Ayşe’nin içe dönüklük derecesi = 0,8 şeklinde ifade edebiliriz. Bu ifadeler, gerçeği anlatmaya daha uygundur: Ali ve Ayşe içe dönüktür ama her birinin içe dönüklük derecesi birbirinden farklıdır.

Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? İçe dönüklük de bir derece meselesi değil midir? Fakat insanlar kolaycılığa kaçarak, Ali ve Ayşe’nin içe dönüklük derecelerini yuvarlayarak, her ikisini de içe dönük olarak nitelerler ve kesip atarlar. Bu, kolaycı ve keskinleştirici bir yaklaşımdır. İçe dönüklük dereceleri bire (1) yuvarlanmış ve “Ali de Ayşe de içe dönüktür” denmiştir. Bu durumda, Ali ile Ayşe arasında hiçbir fark kalmamıştır, ikisi de içe dönüktür. Ama az önce içe dönüklük derecelerinden bahsetmemiş miydik? Peki, hangi yargımız gerçeği daha iyi ifade ediyor? “Ali de, Ayşe de içe dönüktür” yargısı mı, yoksa “Ali biraz içe dönüktür; Ayşe ise çok içe dönüktür” yargısı mı? İkinci yargı, doğruya daha yakın, yanlıştan daha uzak olsa gerek.

Tekrar kitaba dönelim ve Sayar’ın yaptığı alıntıya kulak verelim: “Ayrıca, benlik ‘aileci’ ya da ‘bireyci’ yönelim arasında uzanan bir yelpazede şekillenmektedir… (Matsumi ve Draguns 1997).” Tam anlamıyla saçaklı bir yargı: ‘uzanan bir yelpazede’ ifadesi, varılan yargıyı saçaklandırıyor. İkili mantıkla, ya aileci ya da bireyci yönelim arasında bir seçim yapmanız gerekirken, saçaklı mantıkla bu ikisi arasında uzanan bir yelpazede benliği şekillendirebiliyorsunuz. Biraz aileci, biraz da bireyci yönelim; hem aileci, hem de bireyci yönelim; ailecilik derecesi = 0,4 bireycilik derecesi = 0,6 olan bir yönelim: yani, saçaklı bir yönelim!

“İnsan benliği Batı toplumlarında özerk, ayrı ve biriciktir; oysa Batı-dışı toplumlarda toplumla iç içe geçmiş, daha akışkan, çevreyle etkileşim halinde bir benlik söz konusudur” diye devam ediyor Sayar. Benlik konusuna Batının kesinlikçi yaklaşımını ve Batı-dışı toplumların kesinlikten uzak, belirsiz yaklaşımını ortaya koyuyor. Özerklik, ayrı ve biricik bir benlik tanımına karşılık, iç içe geçmiş, daha akışkan bir benlik tanımı. Benliğe, Batı ve Batı-dışı toplumların bakış açısı arasındaki fark. Biri Aristo mantığı ile diğeri saçaklı mantık ile benlik konusuna yaklaşmış. Tam isabet!

Sayar, “Batı bireyciliği, farklılığa saygı duyar gibi gözükse de, … farklı olana pek az hoşgörü gösterilir.” diyerek devam ediyor. Bu davranışın arka planında ikili mantık, yani Aristo mantığı yatar. Çünkü ikili mantıkta ya ‘biz’, ya da ‘onlar’ ayrımı vardır ve bu iki grup birbiriyle kesişmez, örtüşmez; tamamen ayrıdırlar. Biz, ‘biz’e benzeyeni severiz, onu insan yerine koyarız; bize benzemeyenleri yani ‘onlar’ı sevmeyiz, hatta onları insan yerine bile koymayız: Ya Amerikan vatandaşısındır, ya da “alien” (yaratık, uzaylı)!

Hoşgörü konusunda da iki farklı yaklaşım mümkündür. Biri ikili mantığa dayalı hoşgörü, diğeri ise saçaklı mantığa dayalı hoşgörü. Birincisi, önce ayırır, farklılıkları ortaya koyar ama sonra bu farklılıkları hoşgörür. Diğeri ise, var olan farklılıkları olduğu gibi, saçaklı kabul eder ve hoşgörür. Maalesef, Batılılaşma sürecimiz bizleri ikinci tür hoşgörüden uzaklaştırmış ve birinci tür hoşgörüye yaklaştırmıştır. Yani önce ayırıp, sonra hoşgörmek. Bu sahici bir hoşgörü anlayışı değildir. Bu, Batılılaşmış hoşgörüdür. Sahici hoşgörü ise, insanlar arasındaki farklılıkları doğal olarak kabul eder, onları hoşgörür. Sahici hoşgörü, doğaldır, eşyanın tabiatına uyar. Diğeri ise eşyanın tabiatına aykırıdır. Önce böler ve ayırır, sonra hoşgörür. Hiç de sahici değil!

Kemal Sayar’ın Özgürlüğün Baş Dönmesi adlı eserine saçaklı mantık ile bakıp, hem saçaklı mantığı anlatmaya, hem de saçaklı mantık hakkında farkındalık yaratmaya çalıştım. Sosyal bilimlerin, ruhbiliminin, siyasetin ve hayata bakış açımızın yeniden gözden geçirilmesi ve kesinlikten uzak şeyleri ikili mantık kullanarak kesinleştirmeye çalışmamamız gerektiğini düşünüyorum. Var olanı, olduğu gibi anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi kabullenmek doğruya daha yakındır diyorum. Varlığı, keskin sınırlar çektiğimiz dar kalıpların içine sokmadan, onu olduğu biçimde, saçaklı haliyle kavramak gerektiğine inanıyorum.

18 ve 19. yüzyılda ikili mantık kullanılarak inşa edilen mekanik bilim anlayışının yavaş yavaş terk edildiğini görüyor ve bu hareketin doğruya daha yakın olduğunu düşünüyorum. Saçaklı mantık, Kaos kuramı ve Kuantum (Nicem) kuramları arasında köprüler kurarak, yeni bir bilim anlayışı ve dünya görüşü geliştirebileceğimize inanıyorum. Her ne kadar batılılaşmış olsak da, içimizde kalmış olan bir parça doğululuk bizi ikili mantığın dar kalıplarından, saçaklı mantığın geniş dünyasına götürebilir.

Kaostan korkmadan, Schrödinger’in Kedisini canlı tutarak, saçaklı düşünerek, Saçaklı Devrim’e katkıda bulunabiliriz. Farkında olanlar için Saçaklı Devrim çoktan başlamıştır. Farkında olmayanlarsa ikili mantığın, Aristo’nun cenderesinde sıkışıp kalmışlar ve doğal sorunlara yapay yanıtlar aramakla meşguldürler. Saçaklı Devrimciler ise, var olanı olduğu gibi kabul etmek ve onu olduğu gibi anlamak için saçaklı mantıkla düşünmeye ve varlığı bütüncül bir biçimde yeniden anlamlandırmaya çalışmaktadırlar.

// Gökhan Koçak
// 25 Kasım 2007, İstanbul