Özgürlüğün Baş Dönmesi’ne Saçaklı Bakış

Özet:

Bu yazıda, Kemal Sayar’ın Özgürlüğün Baş Dönmesi adlı kitabına saçaklı (kırçıl, bulanık, gri, fuzzy) mantık açısından bakılmış ve yazarın görüşlerinin ve alıntılarının ne derece saçaklı olduğu araştırılmıştır. Kitaptaki görüşlerden hareketle, ikili mantık ve saçaklı mantık arasındaki ilişki ortaya konmuş ve saçaklı mantık hakkında genel bilgiler verilmiştir. Aslında saçaklı mantığın ruhbiliminde de kullanıldığı kitaptaki örnekler incelenerek gösterilmiş ve saçaklı mantık hakkında bir farkındalık yaratılmaya çalışılmıştır.




Konu Edilen Eser:

Kemal Sayar, Özgürlüğün Baş Dönmesi, karakalem Yayınları, Eylül 2006, ISBN: 975-8285-35-1


Özgürlüğün Baş Dönmesi’ne Saçaklı Bakış


Antonie de Saint-Exupèry’nin “Yaşamak, yavaş yavaş doğmaktır.” sözü kitabın ilk saçaklı cümlesi. Yavaş yavaş ifadesi kesin ve mutlak bir durumu anlatmaz. Aksine dereceli, kesinlikten yoksun bir süreci anlatır. Yaşamak saçaklı bir biçimde, yani kesinlikten yoksun bir doğuş olarak tanımlanmakta ve doğuşun derecesi de “yavaş yavaş” ifadesi ile belirtilmektedir. “Yaşamak, doğmaktır” denmiş olsaydı bu, ikili mantık esaslarına uygun bir cümle olurdu ve kesin, belirli bir durumu anlatırdı. Yavaş yavaş ifadesi ise cümleyi saçaklandırıyor ve doğma eyleminin derecesini belirtip, yaşamı kesinlikten yoksun bir biçimde, yavaş yavaş, doğmak şeklinde tanımlıyor.

Kemal Sayar, kitabın önsözünde “Psikiyatri ne ‘ruhsuz’, ne de ‘beyinsiz’ olmayı seçmelidir.” diyerek yine saçaklı bir yaklaşım sergiliyor. Ruhsal yaşantının ne moleküllere indirgenebileceğini, ne de beynin işlevlerinden soyutlanabileceğini söyleyerek “hem, hem de” diyor. Yani, hem ruh, hem de beyin. Ya ruh, ya da beyin değil. Aristo mantığında bir şey ya odur, ya da bu; hem o, hem de bu olamaz. Hâlbuki, yazar psikiyatrinin hem ruh, hem de beyni birlikte ele alan bir yaklaşımı seçmesini istiyor. Aristo mantığının dar sınırları içinde kalmış olsaydı, yazar da o muazzam çelişkinin içine düşecekti ve yanlışa yakın bir soru soracaktı: Psikiyatri ruhla mı ilgilenmeli, beyinle mi? Bu soru, ikili mantık sorusudur ve beklenen yanıt aslında sorunun içindedir. Yani, ya ruh yanıtını vermeniz, ya da beyin yanıtını vermeniz beklenmektedir. Kesin ve belirsizlikten uzak bir yaklaşım sergileyip, birbiriyle çelişik gibi görünen iki kavramdan birini, yani ya ruhu ya da beyni seçmeye sizi zorlayan bir soru biçimidir bu. Doğruya yakın soru ise, psikiyatri ne derece ruhla, ne derece beyinle ilgilenmeli şeklinde sorulabilir. Beklenen yanıt, kesinlikten yoksun ve dereceli bir yanıttır. Sayar, hem ruh, hem de beyin diyerek saçaklı soruya saçaklı bir yanıt vermiştir.

Yine önsözde, “Aklın ve ruhun uzayında yapılacak keşif yolculukları, bilimin rehberliğine ihtiyaç duyduğu kadar, sezginin ışığına da muhtaçtır.” diyerek, saçaklı bir mantık yürütüp, hem bilim, hem de sezgi diyor. Bu yanıtı ile, “bilim mi, sezgi mi?” şeklindeki ikili mantık sorusunu sormadığı, bunun yerine “ne kadar bilim, ne kadar sezgi?” sorusunu sorduğu anlaşılıyor. Saçaklı soruya verdiği yanıt da gayet açık: “hem bilim, hem de sezgi” diyor.

Schrödinger’in Kedisi “hem ölü, hem de diridir”. İkili mantıkla düşünmeye alıştırılmış insanlar bu cümleyi anlamakta zorlanmakta ve kedinin hem ölü, hem de diri olması durumunu, yani ülkendurumu (superposition) yadırgamakta ve bu nasıl olur diyerek hayret etmektedirler. Hâlbuki ben, bir insanın aynı anda hem İstanbul’da, hem de Mekke’de bulunabileceğini anlatan hikâyelerle büyüdüm. Bir insanın aynı anda iki farklı mekânda bulunabildiğini kabullenmiş olan akıl, kedinin hem ölü, hem de diri olduğu ülkendurumu rahatlıkla kabullenir. Schrödinger’in Kedisi, saçaklı mantık ile Kuantum (Nicem) Kuramı arasında bir köprü kurar ve hem “ya, ya da”, hem de “hem, hem de” diyebileceğimizi düşünsel bir deney ortaya koyarak anlatır.

Stephen Hawking ve Roger Penrose, The Nature of Space and Time (Uzay ve Zamanın Doğası) adlı kitaplarında, Schrödinger’in Kedisinin ülkendurumunu uzun uzun ele almışlar ve bu durumu kabullenmişlerdir. Çünkü, kitapta neden kediyi sadece ölü, ya da sadece diri olarak gördüğümüzün sırrını çözmeye çalışmaktadırlar ve neden hem ölü, hem de diri ülkendurumunun gözlenemediğini açıklama gayreti ile uzunca bir tartışmaya girmektedirler. Onların bu tartışması, kedinin hem ölü, hem de diri olma durumunu kabullendiklerinin kanıtıdır. Kabullenmeseydiler, tartışırlar mıydı?

Sayar, Küreselleşmenin Psikolojik Boyutu adını verdiği bölümde küreselleşme olgusuna değinmekte ve şöyle demektedir:
“Tarihsel olarak nasıl Batı antropolojisi ‘yerlileri’ temsil etme hakkını kendinde gördüyse, bugün de aynı şekilde Batı medyası uluslararası iletişimin tek yönlü akışı içerisinde Batılı olmayan bütün Ötekiler’i temsil etme hakkını kendinde görmekte ve ‘biz’i ‘onlar’dan ayırt etme imkânı veren tanımları bize sağlamaktadır.”

Bu cümlede, biz ve onlar ayrımından ve ötekiler adı altında yapılan bir sınıflandırmadan bahsedilmektedir. Bu ayrım ikili mantık kullanılarak yapılmış ve sınıflar arasına keskin bir çizgi çekilmiştir. Bu kesin ve keskin çizgi, ‘biz’i ‘onlar’dan ayırır ve “biz ve ötekiler” diye sınıflandırmalar oluşturur. Bu mantık ve sınıflandırma, tam da Batı düşüncesine uygundur. Aristo mantığı, “bir şey ya odur, ya da bu” dediği için, ya ‘biz’e dâhilizdir, ya da ‘onlar’a. Ötekiler (onlar) ise bizden kesin biçimde ayrılmış olanlardır. Bu ayrım ve sınıflandırma belirsizliğe yer vermez; her şey kesin ve belirlidir. Saçaklı, kırçıl, bulanık, gri, fuzzy alanlar yoktur. Biz ve onlar vardır. İki kutup. Birbirinden kesin ve keskin biçimde ayrılmış ve asla birbirine karışmayan iki topluluk: biz ve onlar. İkili mantığın doruğu!

Yazar, Batının bu düşünce tarzının televizyona şöyle yansıdığını alıntılar:
“Ekran, sadece bize ‘onlar’ın görüntüsünün elenerek yansıtıldığı, … Öteki ile ilgili korkularımızı, düşlerimizi ve isteklerimizi yansıttığımız bir ortamdır (Morley ve Robins 1997).”

Yine Aristo mantığı ve yine ikili bir ayrım: biz ve onlar. Bu ayrımın yanı sıra, televizyonun bir iletişim değil, iletim aygıtı olduğuna da vurgu vardır. Batı, Öteki ile ilgili korkularını, düşlerini, isteklerini iletim aygıtı vasıtasıyla ekranlara yansıtır. Peki ya gerçekler? Onları kim ve nerede dile getirir? Korku, düş ve isteklerin değil, gerçeğin, hakikatin (truth) yansıtıldığı ekran nerededir? Soruyu biraz saçaklandıralım: “Hakikat ne derece ekranlarımıza yansıtılmaktadır?”. Yansıtılmakta mıdır, yoksa yansıtılmamakta mıdır diye soruyorsak, hâlâ ikili mantığın dar sınırları içerisinde düşünüyoruz demektir. Biraz saçaklanmaya ne dersiniz?

Sayar, Sıkışan Dünya, Sıkışan İnsan başlıklı bölümde “Küreselleşme sürecinin gerisinde, endüstrileşmiş ülkelerin ‘ileri’, bütün diğerlerinin ise ‘geri’ olduğu önermesi yatar.” diyerek ikili mantıkla yapılmış bir sınıflandırmanın örneğini veriyor. Bizde de çok yapılan bir sınıflandırmadır bu: ileri(ci), geri(ci) sınıflandırması. İşte Aristo’nun, ikili mantığın zirvesi! Çok yaşa Aristo! Ya ileri(ci)sindir, ya da geri(ci)sin. Ya öylesindir, ya da böyle. Hem öyle, hem de böyle olmayı, ya da biraz öyle biraz da böyle olmayı reddeden bir yaklaşım. Neden? Hiçbir açıklaması yok. Öyle olduğu kabul edilmiş. Beyinlerimiz ikili mantığa o kadar alıştırılmış (belki de yapılandırılmış) ki, insanların kendilerini biraz öyle, biraz da böyle tanımlayabileceklerini ve öyle var olabileceklerini kabullenemez olmuşuz.

Onları, ileri(ci), ya da geri(ci) olarak sınıflandırıp, üzerlerine de damgayı vurmuşuz. Kesin ve keskin bir ayrım yapmışız. Hayat bu kadar kesin sınırlara mı sahip? Yoksa biz saçaklı olanı kesinleştirip ikili mantığın keskin kılıcını kullanarak hayatı birbirleriyle örtüşmez dilimlere mi ayırmışız? Hayatı olduğu gibi değil de, onu basite indirgeyerek, yaklaşıklayarak mı ele almışız?

İkili mantığı kullanarak sorular soruyorum ve onu sorguluyorum. Peki, saçaklılık bunun neresinde? Saçaklı mantık, ikili mantığı reddetmez ki, onu kapsar. Matematikte kümeler vardır ya, biri diğerini kapsar; tersinden söylersek biri diğerinin alt kümesidir. İşte onun gibi. İkili mantık, saçaklı mantığın alt kümesidir. İkili mantık, saçaklı mantığın aşırı uçlarını temsil eder. Aradakileri, belli belirsiz olanları yok sayar. Ya da onları aşırı uçlarda barınmaya zorlar. Bu nedenle ikili mantık zorlayıcı, ayrımcı bir mantıktır. Farklılıkları kabul eder ama onları aşırı uçlarda var olmaya zorlar: bizler ve onlar, iyiler ve kötüler, ileri(ci)ler ve geri(ci)ler, sağcılar ve solcular, dinciler ve laik(çi)ler. İkili mantık, arada olanlara kendini tanımlama ve ifade etme hakkı tanımaz. Çünkü ikili mantığın ara değeri yoktur. Ya sıfırdır, ya da bir. Ya vardır, ya da yoktur. İkisinin arasındaki değerler yaklaşıklanarak yok sayılmıştır. Ya batılısındır, ya da doğulu. Ya bizdensindir, ya da onlardan. Peki, arada olduğumu söylersem? O zaman da “senin kafan karışık der”, keser atar.

“Küresel çağda insanlar kim olduklarına karar verebilir ve bir başkası olmayı hayal edebilirler (Sayar 2001). Benlik belirsizdir; her türlü benlik mümkündür ve ‘kendi kendini yaratma süreci asla bitmez’ yollu önermeler postmodern kimlik sorunlarını özetleyen aksiyomlardır. Günlük hayat bu önermelerin gerçekten de başka kanıt gerektirmediği ve aksiyom olarak kabul edilebileceği görüşünü destekleyen birçok veri sunmaktadır.” diyor Sayar. Sonraki paragraflarda ‘çoklu benlik’ kavramından bahsediyor ve pastiş kişiliğin sosyal bir bukalemun olduğunu vurgulayıp şöyle devam ediyor: “Artık benliğin istikrarı (bir nesne olarak benlik) değil, benliğin değişimi (bir süreç olarak benlik) hedeflenmektedir. Gündelik hayat haz peşinde koşmakla geçer.”

Bu satırlarda geçen “benliğin belirsizliği ve çoklu benlik” durumlarının yani saçaklı bir benliğin insan için iyi sonuçlar getirmediği anlamı çıkarılabilir. Fakat aslında eleştirilen, benliğin, bukalemun gibi sürekli değişen ve kendi olmaktan çıkıp sürekli farklı benliklere bürünen sığ ve çoklu bir benliğe dönüşmesi durumudur. Sayar, bu konuda “Giyim kuşam, benliği yaratmanın temel aracı olur. Her uluslararası marka benliğe yeni ve farklı bir ifade imkânı verecektir (Gergen 2000).” alıntısını yaparak insanların farklı benlikleri üst üste giyip, bunlardan istediklerini dışa vurarak her an farklı bir biçimde göründüklerini veya görünmeye çalıştıklarını dile getirmektedir.

“Benlik saçaklı mıdır? Saçaklı bir benlik mümkün müdür?” gibi sorular da yanıt bekleyen sorular olarak kalmaktadır. Benlik konusu, hakkında bilgi sahibi olmadığım bir konu olduğundan, bu soruların yanıtını veremiyorum. Yanıt ararken, saçaklı mantığın, ikili mantığı kapsadığı da göz ardı edilmemelidir. Bir şeyin saçaklı olması demek onun kesinlikten tamamen yoksun olduğu anlamına gelmez. Çünkü saçaklı mantığın her iki ucunda Aristo yer alır ve onun bulunduğu yerler kesin ve belirlidir. “Benlik ya odur, ya da bu” şeklinde bir hüküm verilse bile, bu hüküm benliğin saçaklı olmadığı anlamına gelmez. Çünkü saçaklı mantık hem “ya, ya da”, hem de “hem, hem de” diyerek Aristo mantığını içine alır.

Online Maskeler bölümünde, “Gerçek hayatta içe dönük ve sessiz olan bir kişi, sanal ortamda özgüveni yüksek ve paylaşıma açık bir kimliğe bürünebilir.” diyor Sayar. Bu cümlede “içe dönük (karşıtı dışa dönük?)” ve “sessiz (karşıtı konuşkan?)” sınıflandırmaları dikkat çekicidir. Bu sınıflandırma, ikili mantığın ışığı altında yapılmıştır. Psikoloji dersinden hatırladığım kadarıyla meşhur ruhbilimciler, Newton fiziğinin ve Newton’un mekanik dünya görüşünün de etkisiyle, Aristo mantığının keskinliği içerisinde insanları içe dönük-dışa dönük, sessiz-konuşkan, mutlu-mutsuz gibi sınıflara ayırmışlardır. Biraz daha derin düşününce içe dönüklüğün de bir derece meselesi olduğu akla geliyor. “İçe dönük, ama ne kadar?” diye sormaya başlarsak, konuyu saçaklı ele almaya başlamışız demektir.
İçe dönüklüğün de bir derecesi olması gerekmez mi? Hatta insan, yaşadığı olaylar karşısında bazen “daha fazla” içe dönük davranışlar sergilerken, bazen de “daha az” içe dönük davranışlar sergileyebilir. Yani içe dönüklülük de bir derece meselesidir. Derecesi, kişiden kişiye değiştiği gibi, aynı kişinin farklı ortamlarda ve farklı zamanlarda içe dönüklük derecesi de birbirinden farklı olabilir. Kişiyi “içe dönük” diye sınıflandırmak, ikili mantığın bir özelliğidir. Saçaklı mantık ise, “az, biraz, epey, oldukça, çok, aşırı” gibi sözcükleri kullanarak içe dönüklüğün derecesini sözel olarak ifade etmeye çalışır.

Saçaklı mantık, Lütfi Askerzade tarafından 1960’lı yıllarda matematiğe dökülmüş, matematiksel olarak ifade edilmiştir. Nesne ile nitelik arasındaki ilişki bir derece meselesidir ve bu derece geleneksel olarak sıfır ile bir arasında, yani [0..1] aralığında gerçel bir sayı ile ifade edilir. Köşeli paranteze dikkatinizi çekerim. Matematikte köşeli parantez, aralığın uç noktalarındaki sayıları da içine aldığını belirtir. Yani [0..1] aralığındaki gerçel sayılar demek, “0,0 ile 1,0 arasındaki bütün gerçel sayılar; 0 ve 1 dâhil olmak üzere” anlamındadır. İşte bu köşe başlarında bulunan 0 ve 1, ikili mantığın, Aristo mantığının sıfır ve biridir. Saçaklı mantık ikili mantığı kapsar, onu dışlamaz, yanlışlamaz; onu içine alır, aşırı uçlara yerleştirir, bu aşırı uçlar arasında da sonsuz tane derecenin (sayının) bulunduğunu söyler.

“Ali içe dönüktür” cümlesi, ikili mantıkla verilmiş bir hükmü anlatır. “Ali biraz içe dönüktür” cümlesi ise, saçaklı mantıkla verilmiş bir hükümdür. Matematiksel olarak da şöyle ifade edilebilir: Ali’nin içe dönüklük derecesi = 0,3; içe dönüklük [0..1] aralığında bir gerçel sayı olmak üzere. Derece sıfıra yaklaştıkça içe dönüklük azalır, bire yaklaştıkça içe dönüklük artar. “Ayşe çok içe dönüktür” cümlesini ise, Ayşe’nin içe dönüklük derecesi = 0,8 şeklinde ifade edebiliriz. Bu ifadeler, gerçeği anlatmaya daha uygundur: Ali ve Ayşe içe dönüktür ama her birinin içe dönüklük derecesi birbirinden farklıdır.

Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? İçe dönüklük de bir derece meselesi değil midir? Fakat insanlar kolaycılığa kaçarak, Ali ve Ayşe’nin içe dönüklük derecelerini yuvarlayarak, her ikisini de içe dönük olarak nitelerler ve kesip atarlar. Bu, kolaycı ve keskinleştirici bir yaklaşımdır. İçe dönüklük dereceleri bire (1) yuvarlanmış ve “Ali de Ayşe de içe dönüktür” denmiştir. Bu durumda, Ali ile Ayşe arasında hiçbir fark kalmamıştır, ikisi de içe dönüktür. Ama az önce içe dönüklük derecelerinden bahsetmemiş miydik? Peki, hangi yargımız gerçeği daha iyi ifade ediyor? “Ali de, Ayşe de içe dönüktür” yargısı mı, yoksa “Ali biraz içe dönüktür; Ayşe ise çok içe dönüktür” yargısı mı? İkinci yargı, doğruya daha yakın, yanlıştan daha uzak olsa gerek.

Tekrar kitaba dönelim ve Sayar’ın yaptığı alıntıya kulak verelim: “Ayrıca, benlik ‘aileci’ ya da ‘bireyci’ yönelim arasında uzanan bir yelpazede şekillenmektedir… (Matsumi ve Draguns 1997).” Tam anlamıyla saçaklı bir yargı: ‘uzanan bir yelpazede’ ifadesi, varılan yargıyı saçaklandırıyor. İkili mantıkla, ya aileci ya da bireyci yönelim arasında bir seçim yapmanız gerekirken, saçaklı mantıkla bu ikisi arasında uzanan bir yelpazede benliği şekillendirebiliyorsunuz. Biraz aileci, biraz da bireyci yönelim; hem aileci, hem de bireyci yönelim; ailecilik derecesi = 0,4 bireycilik derecesi = 0,6 olan bir yönelim: yani, saçaklı bir yönelim!

“İnsan benliği Batı toplumlarında özerk, ayrı ve biriciktir; oysa Batı-dışı toplumlarda toplumla iç içe geçmiş, daha akışkan, çevreyle etkileşim halinde bir benlik söz konusudur” diye devam ediyor Sayar. Benlik konusuna Batının kesinlikçi yaklaşımını ve Batı-dışı toplumların kesinlikten uzak, belirsiz yaklaşımını ortaya koyuyor. Özerklik, ayrı ve biricik bir benlik tanımına karşılık, iç içe geçmiş, daha akışkan bir benlik tanımı. Benliğe, Batı ve Batı-dışı toplumların bakış açısı arasındaki fark. Biri Aristo mantığı ile diğeri saçaklı mantık ile benlik konusuna yaklaşmış. Tam isabet!

Sayar, “Batı bireyciliği, farklılığa saygı duyar gibi gözükse de, … farklı olana pek az hoşgörü gösterilir.” diyerek devam ediyor. Bu davranışın arka planında ikili mantık, yani Aristo mantığı yatar. Çünkü ikili mantıkta ya ‘biz’, ya da ‘onlar’ ayrımı vardır ve bu iki grup birbiriyle kesişmez, örtüşmez; tamamen ayrıdırlar. Biz, ‘biz’e benzeyeni severiz, onu insan yerine koyarız; bize benzemeyenleri yani ‘onlar’ı sevmeyiz, hatta onları insan yerine bile koymayız: Ya Amerikan vatandaşısındır, ya da “alien” (yaratık, uzaylı)!

Hoşgörü konusunda da iki farklı yaklaşım mümkündür. Biri ikili mantığa dayalı hoşgörü, diğeri ise saçaklı mantığa dayalı hoşgörü. Birincisi, önce ayırır, farklılıkları ortaya koyar ama sonra bu farklılıkları hoşgörür. Diğeri ise, var olan farklılıkları olduğu gibi, saçaklı kabul eder ve hoşgörür. Maalesef, Batılılaşma sürecimiz bizleri ikinci tür hoşgörüden uzaklaştırmış ve birinci tür hoşgörüye yaklaştırmıştır. Yani önce ayırıp, sonra hoşgörmek. Bu sahici bir hoşgörü anlayışı değildir. Bu, Batılılaşmış hoşgörüdür. Sahici hoşgörü ise, insanlar arasındaki farklılıkları doğal olarak kabul eder, onları hoşgörür. Sahici hoşgörü, doğaldır, eşyanın tabiatına uyar. Diğeri ise eşyanın tabiatına aykırıdır. Önce böler ve ayırır, sonra hoşgörür. Hiç de sahici değil!

Kemal Sayar’ın Özgürlüğün Baş Dönmesi adlı eserine saçaklı mantık ile bakıp, hem saçaklı mantığı anlatmaya, hem de saçaklı mantık hakkında farkındalık yaratmaya çalıştım. Sosyal bilimlerin, ruhbiliminin, siyasetin ve hayata bakış açımızın yeniden gözden geçirilmesi ve kesinlikten uzak şeyleri ikili mantık kullanarak kesinleştirmeye çalışmamamız gerektiğini düşünüyorum. Var olanı, olduğu gibi anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi kabullenmek doğruya daha yakındır diyorum. Varlığı, keskin sınırlar çektiğimiz dar kalıpların içine sokmadan, onu olduğu biçimde, saçaklı haliyle kavramak gerektiğine inanıyorum.

18 ve 19. yüzyılda ikili mantık kullanılarak inşa edilen mekanik bilim anlayışının yavaş yavaş terk edildiğini görüyor ve bu hareketin doğruya daha yakın olduğunu düşünüyorum. Saçaklı mantık, Kaos kuramı ve Kuantum (Nicem) kuramları arasında köprüler kurarak, yeni bir bilim anlayışı ve dünya görüşü geliştirebileceğimize inanıyorum. Her ne kadar batılılaşmış olsak da, içimizde kalmış olan bir parça doğululuk bizi ikili mantığın dar kalıplarından, saçaklı mantığın geniş dünyasına götürebilir.

Kaostan korkmadan, Schrödinger’in Kedisini canlı tutarak, saçaklı düşünerek, Saçaklı Devrim’e katkıda bulunabiliriz. Farkında olanlar için Saçaklı Devrim çoktan başlamıştır. Farkında olmayanlarsa ikili mantığın, Aristo’nun cenderesinde sıkışıp kalmışlar ve doğal sorunlara yapay yanıtlar aramakla meşguldürler. Saçaklı Devrimciler ise, var olanı olduğu gibi kabul etmek ve onu olduğu gibi anlamak için saçaklı mantıkla düşünmeye ve varlığı bütüncül bir biçimde yeniden anlamlandırmaya çalışmaktadırlar.

// Gökhan Koçak
// 25 Kasım 2007, İstanbul

Türkçenin Saçaklılığı

İstanbul Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü ağaçlandırma alanında barbekü yapan kırolar gördüm.
(Yunanca Arapça İngilizce Arapça Farsça Arapça Türkçe Türkçe İspanyolca Türkçe Kürtçe Türkçe).

"Türkiye'de 800 yıl boyunca Arapça ve Farsça, sonra 1830'lardan 1950'lere kadar 120 yıl Fransızca statü dilleri olmuşlar.
Bu dilleri bilmek ve kullanmak, kültürlü sayılmanın vazgeçilmez koşulu yerine geçmiş.
Bu dilleri bilmeyenler ve bildiğini kanıtlayamayanlar 'kıro' zümresine layık görülmüşler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Arapça ve Farsça sözcükleri dilden ayıklama kararı verilince, sosyal ve sınıfsal akışkanlıklar emirle kolay değişmediğinden, yeni icat edilen "öz" Türkçe de avam kesiminin bilmediği bir seçkinler dili olmaya yüz tutmuş.
Öz Türkçe macerası 1980'lerde çökünce bu kez İngilizce, Türkçenin sınıfsal referans dili olarak öne çıkmış bulunuyor.

Olaya farklı bir açıdan bakmak da bence mümkün. Böyle inanılmaz bir kültür sentezinin yeryüzünde başka örneği acaba var mıdır?
Başka hangi dil 'Çin Seddinden Atlantiğe kadar' hemen her dilin izlerini taşır?
Bir kavramın Fransızcasını, Yunancasını ve Arapçasını aynı rahatlıkla bir cümleye sığdırabilmek bir zenginlik değil midir?

Kozmopolitliğiyle övünen İngiliz dilinin kelime hazinesinin % 25 kadarı eski Anglosaksoncadan, % 60 kadarı Fransızca ve Latinceden geliyor.
Fransızca kelimelerin % 70'e yakın bölümü Latinceden devşirme.
Doğrusunu söylemek gerekirse, az çok inceleme fırsatını bulduğum 25 kadar dil arasında Türkçenin rekoruna yaklaşan başka dil yok." (1)

... diyor Sevan Nişanyan, "Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı" adlı eserinde.

Türkler, bin yıldır Asya'dan Avrupa'ya hem fiziksel, hem de zihinsel olarak yürüyen bir kavim olduğuna göre, kullandıkları dilde bu kadar çeşitlilik olması doğal.
Bu büyük yürüyüş sırasında karşılaştıkları kültürlerden etkilenmeleri, onların dilini kendi öz dillerine yeğlemeleri de belki bir dereceye kadar hoş karşılanabilir.
İyi, hoş da, nereye kadar hoş karşılayabiliriz?
İşte bu kısım tartışma konusudur.
Yani sınırı nerede çekmemiz gerektiği hususunda hemfikir olamıyoruz ve aramızda tartışmalar başlıyor, ayrılıklar ortaya çıkıyor.
Bu da doğal.

Çünkü insanlar arasındaki ayrılığın nedenlerinden biri de çizginin nerede çekileceğine dair görüş farklılıklarıdır.
Doğası gereği saçaklı olan bir yapıdaki saçaklılığı kaldırıp keskin bir çizgi çekmeye kalktığımız zaman herbir akıl kendine göre bir çizgi çekecektir.
Bu çekilen çizgiler de diğer akılların çektikleri çizgilerle uyum içinde olmayabilir.
İşte bu yüzden tartışmalar başlar; insanlar kutuplara ayrılır ve ikili mantığın keskin kılıcını çekip birbirlerine saldırırlar.
Sonra Türkçe, Öz Türkçe, Osmanlıca, Arapça, uydurukça adı verilen sınıflandırmaları yapıp bitmez tükenmez tartışmalara girerler.
Tartışmayı izleyenler, ikili mantık esaslarına göre 'ya o, ya da bu' şeklinde bir sonuç beklediklerinden tartışmanın sonunda hiçbir somut sonucun çıkmadığını görürler.
Sonuç çıkmıştır ama saçaklıdır.
Maalesef tartışmayı yapanlar da izleyenler de bu saçaklılığın farkında değildirler.
Aslında farkında olmadan saçaklı bir konuyu tartışmaktadırlar ve tartışmanın sonucu da doğal olarak saçaklıdır.
İkili mantıkla düşündüklerinden, 'ya Türkçe, ya da değil' diye bir sonuç beklerler ve böyle bir sonucun çıkmadığını gördükleri için şaşırır kalırlar.
Tekrar başa dönüp yine tartışmaya başlarlar. Bu kısır döngü böyle devam eder gider.
İkili mantıkla düşündükleri sürece, bu kısır döngüden çıkmaları çok zordur.
Çünkü Türkçe epey saçaklı bir dildir. Hem de ne saçaklı.

Yaşayan, kullanılan Türkçedeki kelimelerin dillere göre tasnifini görmek için Sevan Nişanyan'ın "Sözlerin Soyağacı, Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü" adlı eserine başvurdum.
Kelime seçimi ve sınıflandırma konusunda yaşağıdı zorlukları kitabında uzun uzun anlatmakta ve yaptığı çalışmanın tartışmaya açık olduğunu söylemektedir.

"Türkçenin kaynaklarına ilişkin kuşbakışı bir fikir vermesi amacıyla hazırlanan bu bölümdeki listelerin eksiksiz olma iddiası yoktur.
Sözlükte etimolojileri spekülatif olarak belirtilen bazı kelimelerin burada ayrım gözetmeden listelenmiş olduğu göz önünde bulundurulmalıdır." (2)

... diyor Sevan Nişanyan ve kitabın ekinde dillere göre yaptığı tasnifi veriyor:

Arapça 3487
Fransızca 2970
Eski ve Yeni Türkçe 2259
Latince 1667
Yunanca 1248
Farsça 1056
İtalyanca 577
İngilizce 459
Özel İsimler 299
Onomatopeler 246
Bilinmeyenler 244
Anadolu Çevre Dilleri 124
Diğer Diller 121
İber Yarımadası Dilleri 93
Almanca 43
Diğer Doğu Dilleri 42
TOPLAM 14935

Dillere Göre Tasnif

Bu sınıflandırmaya göre, günlük hayatta kullandığımız dilin o kadar da Türkçe olmadığı apaçık ortada.
İsmail Yiğit'in belirttiği gibi, "Ya Türkçe, ya da değil" demek yerine bir sözcüğün Türkçelik değerinden bahsetmek yani olaya saçaklı bakmak doğruya daha yakın olsa gerek.
Yukarıdaki tabloya ikili mantıkla baktığımızda konuştuğumuz dilin Türkçe olmadığı sonucu çıkar.
Çünkü ikili mantıkta bir şey ya odur ya da bu.
Halbuki, aynı tabloya saçaklı mantıkla baktığımızda konuştuğumuz dilin Türkçemsi bir dil olduğunu söyleyebiliriz.
Türkçe mi, değil mi diye sormak ve buna yanıt (cevap) bulmaya çalışmakla yeterince zaman harcadık.
Çünkü soru yanlışa yakın bir soruydu. Ne derece Türkçe diye sormak ise doğruya daha yakındı.
Artık dil konusuna da saçaklı bakalım ve sözcüklerin (kelimelerin) Türkçelik değerini araştıralım, belirlemeye çalışalım.
Dilbilimciler kelimelerin hangi dile ait olduğunu araştırıp bunları sınıflandırıyorlar.
Onların elde ettikleri verileri, saçaklı mantıkla bilgi haline dönüştürdüğümde konuştuğumuz dilin Türkçemsi bir dil olduğu sonucuna varıyorum.
Dilimizin Türkçelik derecesi Türkçeden oldukça uzak, Arapça ve Fransızcaya daha yakın.



Kaynaklar:

(1) Sevan Nişanyan. Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı. Adam Yayınları, ikinci basım ocak 2003. ISBN-975-418-744-4
(2) Sevan Nişanyan. Sözlerin Soyağacı, Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü. Adam Yayınları, ikinci basım şubat 2003. ISBN-975-418-743-6.

// Gökhan Koçak
// 30 Temmuz 2007, İstanbul

Saçaklı Deniz, Akdeniz.

Antalya'da sahilde yürüyüş yaparken aklıma geldi:
Deniz nerede başlar?
Ardından bir soru daha geldi aklıma:
Kara nerede biter?

Kendimi bir kayığın içine oturmuş, karaya bakarken hayal ettim.
Bu sefer sorular biraz değişti:
Kara nerede başlar?
Deniz nerede biter?

Karaya hafifçe vuran dalgaları seyrettim.
Dalgalar karaya doğru ilerliyorlar, enerjileri bitince duraksıyorlar ve denize doğru çekilmeye başlıyorlardı.
Çekildikleri yerlerde ise bir miktar ıslaklık bırakıyorlardı.
Dalga karaya doğru ilerledikçe karanın ıslaklığı artıyor, denize doğru ilerledikçe karanın ıslaklığı azalıyordu.
Suyun hareketine göre ıslaklığın derecesi de değişiyordu.

Deniz..çok ıslak, biraz ıslak, hem ıslak hem de kuru, az ıslak, çok az ıslak..Kara.
Kara..çok kuru, biraz kuru, hem kuru hem de ıslak, az kuru, çok az kuru..Deniz.

Dalgalar mı beni yanıltıyor diye düşündüm.
Yani dalga olmasaydı ne olurdu, o zaman kesin sınırlar olur muydu?
Sular kumların arasından sızararak karaya usulca sokulurlardı.
Islaklık derece derece azalırdı.
Ya da tersinden düşünürsem:
Kara yavaş yavaş denizin içine girerdi.

Başa döndüm. Deniz nerede başlar sorusuna.
Soruyu yanlışa yakın bir soru diye niteledim.
Çünkü kesin ve şaşmaz bir yanıt arıyordu bu soru.
Ne denizin, ne de karanın başladığı ve bittiği yeri bulamamıştım.
Yani deniz saçaklıydı, kara da öyle!
Başladıkları ve bittikleri yerler kesin değildi.
Kesin bir sınır yoktu. Sınır kesinlikten uzaktı.
Sınır saçaklıydı. Soru da saçaklı olmalıydı.
Burada ne kadar deniz var?
Deniz burada ne derece var?
Yoksa varoluş da mı bir derece meselesiydi?
Düşünür Sadra geldi aklıma.
Saçaklı varoluş!
Sadra saçaklı varoluştan bahsediyordu aslında.
Adını koymamıştı ama onun varoluş felsefesi saçaklıydı.
Evet, varoluş da bir derece meselesiydi.

Haritalar gözümün önüne geldi.
Kara ve denizin sınırları haritalarda kesin bir çizgiyle ayrılırdı.
Ama sahilde görebildiğim kesin bir sınır yoktu.
Sınırlar, haritalardaki gibi kesin değildi.
Yoksa benim gözlemimde mi bir hata vardı?
Yoksa Hoca Nasreddin'in dediği gibi hem ben, hem de haritacılar mı haklıydı?
(Davalı ve davacı fıkrasını hatırla).
Ya da mahkeme katibinin dediği gibi hem ben, hem de haritacılar haklı olamaz mı idi?
Hoca katibe, sen de haklısın demişti ama.

Denizin sınırı hem vardı, hem de yok muydu?
Sınırı çizen insanlar mıydı?
Doğa bir sınır çizmemişti.
İnsan, kesin bir sınır çizmemiş olan doğaya kesin sınırlar çizmek istiyordu.
Çünkü onu tam olarak anlamak istiyordu.
Tam olarak, kesin biçimde anlamak.
Bu mümkün müydü?

Sonra Ege Denizi ile Akdeniz aklıma geldi.
Bu ikisini birbirinden ayıran bir sınır var mıydı?
Aslında haritalar da kesinlikten yoksundu.
Ama aynı zamanda karaları ve denizleri kesin çizgilerle ayırıyorlardı.
Haritalar saçaklıydı.

Doğayı reel sayılara benzettim. Daha doğrusu 10/3, 11/7, Pi sayısı gibi sayılara.
İnsanın çabasını da reel sayıları yuvarlayıp tam sayı haline getirmeye benzettim.
Bazı bilim adamları kesinlik iddiasındaydı.
Ama doğa kesin değildi, kesinlikten neredeyse yoksundu.

Bilimin yaptığı "yaklaşıklamak" idi. Evet, Türkçe'yi fazla zorladım, farkındayım.
Yaklaşıklamak, yaklaşık hale getirmek, yaklaşıklaştırmak.
Yani bir çeşit yuvarlama yapıyordu bilim.
Hani lisede not alırdık ya: 6,5'tan 7 aldım derdik.
Yuvarlardık sayıları.
Bilimin yaptığı da aslında yuvarlamaktan, yaklaşıklamaktan ibaretti.
Ortada kesinlikten yoksun bir doğa vardı.
Bilimse onu kesinleştirmeye çalışıyordu.
Ama bilgilerimiz bir türlü kesin olmuyordu.
Kuantum Kuramı, Newton'un mekanik evren anlayışını sarsmıştı.
Newton da kendinden önceki bilimi sarsmıştı.
Ama hepsi de bir derece haklıydı.

Peki ne oluyordu?
Newton, kendinden önceki bilim adamlarından daha iyi yaklaşıklamıştı.
Kuantum kuramcıları da Newton'dan daha iyi yaklaşıklamışlardı.
Sonuçta hepsi yaklaşıklıyordu. Biri ötekinden daha iyi yaklaşıklıyordu, o kadar.
Acaba saçaklı bilimciler de kuantum kuramcılarından daha iyi yaklaşıklayabilecekler miydi?

// Gökhan Koçak
// 26 Mayıs 2007, İstanbul

Kedi Sevgisi Anketi (İkili ve Saçaklı Mantığa Göre)

İkili mantık ve saçaklı mantığı karşılaştırabilmek için, kedi sevgisi üzerine iki tane anket (sormaca) yaptım.
Köpek sevenler üzülmesin, köpek sevgisi anketini de başka bir zaman yaparız.

Saçaklı (fuzzy) mantığa göre yapılan anket, çeşitliliği ve değişik görüşleri daha iyi yansıtıyor.
Hiç sevmeyenler ve çok sevenlerin dışında, farklı derecede sevenlerin de olduğunu görüyoruz.

İkili mantıkta ise insanlar, sevenler-sevmeyenler diye iki gruba ayrılmak zorunda kalıyorlar.
Ara değerlere yer verilmediği için, insanlar aşırı uçlarda bulunmaya zorlanıyorlar.

Saçaklı sonuçlara baktığımızda 18 kişinin ara değerlerde yer aldığını, sadece 9 kişinin aşırı uçlarda olduğunu görüyoruz.
Demekki insanlar, ikili mantık anketlerinin söylediği kadar siyah-beyaz düşünmüyorlar.

Anketi nasıl yaptım?
İkili mantık ve saçaklı (fuzzy) mantık kullanılan anketler arasındaki farkı ortaya koymak için bir araştırma yapıyorum.
Aşağıda iki farklı yöntemde sorulmuş sorular var.
Her ikisini de yanıtlayıp gönderirseniz sevinirim.

Şeklinde bir elmek (e-posta) yazıp arkadaşlarıma gönderdim.

1. Yöntem (ikili mantık yöntemi)
Soru: Kedileri sever misiniz?
Yanıtınız:
a) Evet
b) Hayır



2. Yöntem (saçaklı mantık yöntemi)
Soru: Kedileri ne derece seversiniz?
Yanıtınız:
Sevme derecem: [0..10] (sıfırla on arası bir sayı)

Bunu bir çeşit puanlama gibi düşünebilirsiniz.
Ya da not verir gibi düşünüp, sıfırla on arası bir derecelendirme yapmak isterseniz, kaç verirdiniz?

0 : Hiç sevmiyorum
1 : Neredeyse hiç sevmiyorum
2 : Oldukça sevmiyorum
3 : Epey sevmiyorum
4 : Biraz sevmiyorum
5 : Hem seviyorum, hem de sevmiyorum
6 : Biraz seviyorum
7 : Epey seviyorum
8 : Oldukça seviyorum
9 : Neredeyse çok seviyorum
10 : Çok seviyorum

Grafikler aşağıda.
Dünya sandığımız ya da inandırıldığımız kadar siyah-beyaz değil, epey gri aslında.

Kedi Sevgisi Anketi (İkili)

Kedi Sevgisi Anketi (Saçaklı)

// Gökhan Koçak
// 25 Nisan 2007
// Antalya

Saçaklı Seçme Yöntemi / Saçaklı Demokrasi

Haziran 2003'de Turna öbeğinde ortaya attığım ve o zaman "çoklu seçim" olarak adlandırdığım saçaklı seçme yönteminin Bart Kosko tarafından da ele alındığını Aralık 2006'da okuduğum Kosko'nun Heaven in a Chip adlı kitabında gördüm. Kosko ile koşut düşünebilmiş olmak beni sevindirdi.

Saçaklı mantıkta, nesne ve onun niteliği arasındaki ilişki sıfır ile bir arasında bir gerçel sayı ile tanımlanır. Yani, nesne ve nitelik ilişkisi bir derece meselesidir.

Saçaklı seçme yönteminin çıkış noktası da budur. Seçen ile seçtiği arasında, derecesini seçenin belirleyeceği bir ilişki kurmak:

Her seçmene herbiri 1 oy değerinde 10 oy verme hakkı tanınır.
Seçmen, elindeki oyları adaylara istediği şekilde dağıtabilir.
Birinci adaya 1 oy, ikinciye 7, üçüncüye 2 oy gibi bir dağıtım yapabilir.
Dördüncü adaya 10 oy verip diğerlerine hiç oy vermeyebilir.
Hiçbir adaya oy vermeyebilir.
Sadece 5 oy kullanmayı isteyebilir, diğer oyları kullanmadan atar.

Saçaklı seçimde dikkat edilmesi gereken nokta soruyu da değiştirmek gerektiğidir. Sadece yanıtı değiştirmek eksik kalır.
"Aşağıdaki adaylardan hangisini seçersiniz?" diye sormak yerine, "aşağıdaki adayların her birini ne derece desteklersiniz?" diye sormak gerekir.

Daha somut bir örnek vermek için, yıllardır sorulan bir soruyu ele alalım: Türkiye doğulu mudur, batılı mı? İkili mantıktan kalma bu soruyu saçaklandırırsak şöyle sormak gerekir: Türkiye ne derece doğuludur, ne derece batılı?

İkili mantık yöntemine göre:
Soru: Türkiye doğulu mu, batılı mı?

Seçenekler:
a) Doğulu
b) Batılı
Seçeneklerden sadece biri işaretlenebilir.


Saçaklı seçme yönteminde ise
Soru: Türkiye ne derece doğulu, ne derece batılıdır?

Seçenekler:
a) Doğululuk derecesi: ...
b) Batılılık derecesi: ...
Boş bırakılan alanlara, 0-10 arası sayılar konarak seçim yapılır.
Toplamın 10'u geçmemesi gerekmektedir.

Ölçeğin 0-10 arası olması da şart değildir, 0-100 arası ya da 0-1000 arası da olabilir. Önemli olan herkese eşit sayıda oy hakkı tanınmasıdır.

Saçaklı seçme yönteminin seçimlere uygulanması durumunda karşımıza saçaklı demokrasi çıkar ki, bildiğim kadarıyla şu ana kadar dünyada denenmiş bir sistem değildir. Ama bir gün neden olmasın?

// Gökhan Koçak
// 9 Nisan 2007
// İstanbul

Doğruya yakın, yanlıştan uzak

Doğru bulduğumuz şeyleri, "doğruya yakın, yanlıştan uzak"; yanlış bulduğumuz şeyleri, "yanlışa yakın, doğrudan uzak" diye nitelendirmeye başlarsak saçaklı (fuzzy) bir adım atmış oluruz diye düşünüyorum.

Birşey hakkında "kesinlikle doğru" demek, belki de bir anlamda tanrılığa özenmektir. "Kesinlikle doğru" olduğuna dair elimizde şüphe götürmez bir delil mi var?

Ama günlük hayatta, dönüp dolaşıp "kesin" ifadeler kullanmak zorunda kalıyoruz. Çünkü "keskin bir çizgi" çekip, neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bir hüküm vermemiz gerekiyor. Yüzde seksen doğru bulduğumuz birşeyi yuvarlayarak yüzde yüz doğru hale getiriyoruz. Yüzde yirmi yanlış payı olmasına rağmen, o kısmını gözardı ediyoruz. Nedenini henüz bilmiyorum ama böyle davranıyoruz, davranmak zorunda kalıyoruz, belki de istiyoruz. Belki de Bart Kosko'nun işaret ettiği gibi, doğal seçimle ilgili bir konudur. İkili mantıkla, Aristo mantığıyla düşünenler hayatta kalabiliyor, diğerleri eleniyordur.

Bu yazı hakkında hüküm vermek isteyenler de ikiye ayrılıyor:

1) İkili mantıkla düşünmeye devam edenler:
a) Yanlış buldum diyebilirler
b) Doğru buldum diyebilirler

2) Saçaklı mantıkla düşünmeye başlayanlar:
a) Doğruya yakın buldum diyebilirler
b) Yanlışa yakın buldum diyebilirler ki bu durum sanırım bir paradoks olur.

Doğruya yakın düşünmemiz ve hüküm vermemiz dileğiyle...

// Gökhan Koçak
// 17 Ocak 2007
// İstanbul