Bence soru da yanlış tasnif de!

... diye yazmış, Gökhan Koçak, benim “Bizi yüz yıllardır meşgul eden, baygınlık verici bir soru: Türkiye ‘Doğulu’ mu, ‘Batılı’ mı?” şeklinde özetlediğim sözde “mesele” hakkında. “Ne coğrafi, ne tarihi, ne dini, ne sosyolojik ne de başka bir kriterle tanımlanamayan bir ‘Batı’nın karşısında, bir o kadar tanımlanamaz ‘Doğu’ koymak, inanılır bir hamakat gibi görünmüyor.” demiştim. Gökhan Koçak, (ki, kendisini tanımıyor olmam beni daha da mutlandırıyor ve “Or’da birileri var!” inancımı perçinliyor!) “Bence soru da yanlış tasnif de.” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Soru, ikili cebirden (boolean algebra) kalma bir soru.

Cevabının ‘ya o ya da bu’ şeklinde olması beklenen ve hayatı ikili mantıkla algılamaya alıştırılmış olanların sorusu. Alev Hanım’ın önerisi ise hayatı tanımak ve evreni algılamak için biçilmiş kaftan: bulanık mantık.”

Bu noktada araya girip, önerdiğim modelin ne olduğunu hatırlatmalıyım: “...farklı bir dünya görüşü geliştirmekte yarar olduğunu öneriyorum. Şöyle ki, bir merkezden dışarıya halka halka yayılan (yani merkezden uzaklaşan) daireler düşünelim; diğer bir anlatımla, suya atılan taşın yarattığı halkalar gibi, giderek birbirinden uzaklaşan ve zayıflayan devinimler olarak düşünelim. “Merkez”i dünyanın insanların yaşadığı herhangi yöresinden başlatabileceğimiz bir çıkış noktası olarak kabul edelim; ve meselâ götürelim Vatikan’ın üzerine yerleştirelim. Neden Vatikan, çünkü Vatikan’ın Katolikliğin kalesi olduğunu, asıl öğretiden en az sapmanın orada olduğunu, aslına en uygun, en katı kuralların orada yaşandığını varsaymak durumundayız. Ya da dilerseniz, merkeze Papa’yı yerleştirelim ve bakalım kendilerine “Katolik” diyenler merkezin ne kadar uzağına düşüyorlar? Aynı şeyi, Lutheran Protestanları, Amerikan Püritenleri, Metodistleri, Baptistleri, Rus Ortodoks Kilisesi, İngiliz Anglikan Kilisesi, Yahudilik, Müslümanlık için yapalım. Olmadı, daha basite indirgeyip merkeze “On Emir”i koyalım, kimlerin kendilerini bu emirlerin ne kadar yakınında konuşlandırdıklarını saptayalım. Sonuçlar elbette kesin olmayacaktır; ama matematiğin bile kesin olmadığı bu dünyada kabûl edilebilir neticeler alınabilir. Bu modeli sadece Ehli Kitab’a değil, Budistlere, Şintoistlere, Konfüçyüsçülere de uygulayabiliriz. Hatta daha da ileri gider, öğretilerinin temel kurallarını merkeze yerleştirir ve “aydınlanmacılara,” “hümanistlere,” “Kopenhagcılar”a, “demokratlar”a, “liberaller”e uygulayabiliriz. Yeterince zamanımız ve sabrımız varsa, Birleşmiş Milletler, NATO, Nobel ödülleri gibi fetva makamlarına da tatbik edebiliriz. Bana öyle geliyor ki, önerdiğim bu modelin (iyi bir matematikçi/istatistikçinin rahatlıkla tanzim edebileceği bu hesaba gelir modelin!) uygulanmasından elde edilecek sonuçlar, insanlığın sahici, yani çokboyutlu yani kaotik/dinamik yani “fuzzy” hallerini anlatacaktır. Ve göreceğiz ki, halkalar merkezden uzaklaştıkça birbirlerinin içinde eriyecekler, kimin hangi çıkış noktasından yola koyulduğu belirsizleşecektir.”

Koçak, şöyle sürdürüyor: “... Bulanık mantıkta tanımlamalar ve tasnifler yapılırken, nesnenin bir kümeye ait oluşu sıfırla bir arasında bir katsayı ile belirleniyor. Yani, 2 metre 10 santim boyundaki bir adam benim için çok uzun boylu birisidir. Bunu tasnif ederken, ‘Ahmet çok uzundur k=0,98’ şeklinde tasnif ediyorum. k=0,98 ifadesi de Ahmet’in çok uzun boylular kümesi içindeki üyelik derecesini gösteriyor. Ayşe, 1 metre 92 santim ise, onun için de ‘Ayşe çok uzundur k=0,87’ ifadesini kullanabilirim. Bu örneği ikili mantıkla çözümlemiş olsaydık: ‘Ahmet ve Ayşe çok uzundur’ sonucuna ulaşırdık. Bulanık mantıkla çözümlediğimiz zaman: Ahmet’in ve Ayşe’nin ‘çok uzun boylular’ kümesindeki üyelik değerlerini de belirtip daha iyi bir tasnif yapabiliyoruz: ‘Ahmet ve Ayşe uzun boyludur ve Ahmet’in uzun boyluluk derecesi 0,98, Ayşe’nin ki de 0,87’dir.’

Yanlış soru: ‘Türkiye Batılı mıdır yoksa Doğulu mu?’ Bunun yerine, bulanık mantıkla şöyle sorular sorabiliriz: ‘Dünyada bulunan değişik merkezleri tespit edin. Mesela, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm vb... Ondan sonra, Türkiye için şu soruyu soralım: ‘Türkiye, yukarıda tespit ettiğimiz kümelere hangi derecede üyedir?’

Cevaplar: Türkiye Müslüman’dır, k=0,8; Türkiye Hıristiyan’dır, k=0,1; Türkiye Budist’tir, k=0,0002. Yukarıdaki katsayılar örnek amacıyla verilmiştir, bilimsel bir çözümlemenin sonucu değildir. ‘k’ ile gösterdiğimiz sayılar 0 ile 1 arasında olan gerçel (reel) sayılardır ve üyelik derecesini gösterirler. Şöyle bir cetvel (skala) oluşturalım:

‘k’nın her 0,1’lik değeri için bir halka çizelim. k=1 merkez k=0,9 birinci halka k=0,8 ikinci halka k=0,7 üçüncü halka...

Bunu kağıt üzerine aktarırsak, tam da Alev Hanım’ın çizdiği resim çıkar.

Yukardaki örnekte ‘Türkiye Müslüman’dır, k=0,8’ demiştik. Bu skalayı kullanırsak, ‘Müslümanlık merkezli kümede, Türkiye ikinci halkada bulunuyor.’ Benzer şekilde, ‘Hırıstiyanlık merkezli kümede, Türkiye sanırım dokuzuncu halkada bulunuyor.’

Halkaları çizerken ‘k’nın her 0,1’lik değeri için bir halka çizelim demiştik. Daha ayrıntılı çözümlemeler için bu skala değiştirilip, ‘k’nın her 0,000001’lik değeri için bir halka çizelim denebilir. Böyle yapınca da daha ayrıntılı ve bir o kadar da karmaşık bir tablo ortaya çıkar. Bu skalanın bir başka aşırı ucu da şudur: ‘k’nın her tamsayı değeri için bir çizgi çizelim dersek o zaman da bulanık mantığı ikili mantığa indirgemiş oluruz ve nesneler ‘ya o ya da bu’ şeklinde tanımlanırlar. Yani ‘Türkiye Müslüman’dır, k=1’; veya ‘Türkiye Hıristiyan’dır, k=0’ şeklinde indirgenir ki bu da ikili mantıktır zaten.”

Gökhan Koçak, yazısını “Alev Hanım’ın iç içe geçmiş halkalar yöntemini de biraz daha ileriye götürerek ‘iç içe geçmiş küreler’ şeklinde üç boyutlu bir hale getirmeyi öneriyorum.” diye bitirmiş.

Sayın Koçak’a yazdığım cevabi notumda, “Var mısınız, bu modeli geliştirip, Huntington’u utandıralım?!.” mealinde bir öneri getirmiştim; şimdi bunu, “Huntington’u ve onun anakronistik (dilerseniz, “köhnemiş” ikili cebirden (boolean algebra) kalma) paradigmalar üzerine inşa ettikleri “küresel” siyaseti tüm dünyaya başarıyla pazarlayan bilim adamı/akademisyen/medya/piar egemenliğini sorgulayalım” şeklinde genişletiyorum.

Bu önerimin çok sayıda ve çok ciddi telmihleri olduğu açıktır. Her şeyden önce, İslâm ülkelerini yekpare bir bütün olarak görmek isteyenleri/görmekte yaşamsal fayda görenleri/savunmanın tek yolu olarak kabul edenleri ve nihayet toplum mühendislerini rahatsız edecektir. Hatta, Müslümanlar arasında tefrike neden olabileceğini düşünenler de çıkacaktır. Nitekim, bir başka saygıdeğer arkadaşımız Hüseyin Bayçöl, “... Kurbanları olarak biz hepimiz, aynı trajedinin cenderesinde varoluş çabası veren büyük bir organizmayız.. ama her uzuv kendi derdinin ve egemenliğinin kavgasına düştüğü için ürettiği duruşlarla, ürettiği kavramlarla hem kendisini hem de insanlığı boğuyor, farkında olmadan...” sözleriyle bu kaygısını dile getirmiştir. Ne ki, Koçak’ın yerleşik adıyla “bulanık” benim “saçaklı” dediğim çokdeğişkenli mantık, yine onun ifadesiyle “hayatı tanımak ve evreni algılamak için biçilmiş kaftan”dır. Ve bunca asır sonra biz artık biliyoruz ki, “dünyayı tanımayan dünyanın maskarası olur”.

Öte yandan, 11 Haziran Çarşamba günü bu sütunlarda yazan Sayın Adnan Aslan’ın “Müslümanların kendilerini farklı bir medeniyete ait hissetmeleri yadırganacak bir hal değil, aksine kendilerine has bir kimlik ve yine kendilerine ait bir dünya bahşettiği için onur duyacakları bir konumdur. Bu konum aslında Batı düşüncesiyle onurlu diyalog ve münasebetin ilk şartıdır. Aslında kendimize ait bir medeniyet tasavvuru, bizi Batı modernitesi karşısında sadece malzeme olmaktan kurtarmaz, aynı zamanda bize güven veren bir unsurdur. Bu durumda İslâm ülkeleri modern küresel düşüncenin hakimiyetini tescil ettirmenin alanı ve aracı olmayacak, aksine küresel gücün sınırlarını tespit eden coğrafya olacaktır.” saptamasına tümüyle katılan birisi olarak, kendimizi “‘merkez’den uzaklaşmış” bulmak gibi bir olasılıktan korkmamamız, başımızı kuma gömeceğimiz yerde, “merkez”in tanımı ve tanımlanan bu “merkeze nasıl ve ne kadar yaklaşırız?”ın üzerinde bilgi/düşünce üretmemiz gerektiğini savunuyorum. Bağlam dışı olmakla birlikte, Aslan’dan bir alıntı daha yapacağım: “/böylece/ ...biz sadece Batı toplumunun ne ve nasıl olduğu konusunda değil, aynı zamanda bizim toplumumuzun ne ve nasıl olmaması gerektiği hususunu tespit etme imkânı bulacağız.” Ki, bu, tespit/tespitler, (milli eğitim bakanlarımızın kulakları çınlasın) Türk–İslâm medeniyetinin direnç noktasını teşkil edecek tespitlerdir.

Alev Alatlı, Gökhan Koçak