Batı Mantığının Bittiği Yer

Batı Mantığının Bittiği Yer Resimli, açıklamalı, saçaklı mantık belgesi. Bildiğim kadarıyla saçaklı mantık konusunda Türkçe yazılmış ilk eser. Aşağıdaki adresten indirebilirsiniz: https://acrobat.com/#d=Mxb*CFjLuZaOMwAq6dSE2w

Depresyona Karşı Saçaklı Mantık

Saçaklı mantık bir anti-depresan olarak kullanılabilir.

Dr. David Burns'ün "İyi Hissetmek - Yeni Duygudurum Tedavisi" adlı kitabını okurken farkettim bunu. Kendisi kitabında saçaklı mantığı telaffuz etmiyor, belki de bu mantıktan haberdar değil. Ama önerdiği çözümlerden birisi ikili mantıktan uzaklaşıp saçaklı mantıkla düşünmek. Kitapta depresyonun temelini teşkil eden 10 bilişsel çarpıtmanın listesi verilmiş. Bu listenin ilk maddesi şu:

"Hep ya da hiç düşüncesi. Bu çarpıtma kişisel özelliklerinizi siyah ya da beyaz gibi uç noktalarda görmeniz demektir. Örneğin, ünlü bir politikacı bana, "Belediye başkanlığı seçimlerini kaybettim. Ben bir hiçim!" demişti. Her zaman A alan bir öğrenci B aldığında "işe yaramazın tekiyim." sonucuna varır. Hep ya da hiç düşüncesi, mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Herhangi bir yanlış ya da hatadan korkarsınız; çünkü, o zaman kendinizi başarısız, beceriksiz, yetersiz ve değersiz hissedersiniz. Olayları bu şekilde değerlendirmek gerçek dışıdır; çünkü hayat çok seyrek olarak "ya öyle ya da böyle"dir." (1)

Dr. David'in söylediği şey aslında şu: hayat gridir, siyah beyaz değil. Hayata bakış açımızı değiştirirsek ilk ve en önemli bilişsel çarpıtmadan kurtulabiliriz. Mantığımızı değiştirmeyi öneriyor aslında. Kitapta saçaklı mantığa bir atıf yok ama önerdiği çözüm bu.

İkili mantıkla düşündüğümüz zaman
ya başarılıyızdır, ya da başarısız;
ya iyi yapmışızdır ya da kötü;
ya tembelizdir ya da çalışkan;
ya güzelizdir, ya da çirkin;
ya değerli bir insanızdır ya da işe yaramaz bir hiç;
ya öyleyizdir ya da böyle.
Dr. David bunların çok önemli bir bilişsel hata olduğunu söylüyor ve "ya hep ya da hiç" düşüncesini bilişsel çarpıtmalar listesinin ilk maddesi olarak veriyor. Hayata ikili mantıkla bakmak bilişsel çarpıtmaların ilk maddesi.

Benim çıkardığım sonuç şu: İkili mantıkla düşünmek depresyona neden olan bilişsel çarpıtmaladan biri. Depresyondan kurtulmanın yollarından biri de mantığı değiştirmek ve saçaklı mantıkla (bulanık mantık, fuzzy logic) düşünmek. Hocaların hocası Aristo'nun ikili mantığı yerine, Buddha'nın veya bizim Nasreddin Hoca'nın saçaklı mantığıyla düşünmek. Batının mantığı yerine doğunun mantığı. İkili mantık yerine saçaklı mantık. "Ya, ya da" yerine "hem 'ya, ya da', hem de 'hem, hem de'".

Biraz heyecanlanıp "batı mantığı depresyonun kaynağıdır" demek geldi içimden ama bu haddi aşmak ve genelleme safsatasına düşmek olur diye düşündüm. Daha yumuşatarak ve doğruya daha yakın biçimde şöyle demeyi uygun buldum:

"Batı mantığıyla (ikili mantık) düşünmek depresyon hastalarının yaptığı en önemli bilişsel çarpıtmalardan biridir. Bu bilişsel çarpıtmadan kurtulmanın yolu da doğunun mantığıyla (saçaklı mantıkla) düşünmektir".

Dr. David, düşüncelerimizin duygularımıza sebep olduğunu söylüyor kitabında:

"Bilişsel terapinin ilk savı, tüm duygularımızın bilişlerinizle ya da düşüncelerinizle yaratıldığı savıdır. Şu anda böyle hissetmenizin nedeni, şimdi düşünmekte olduğunuz şeylerdir... Düşünceniz duygunuzu yaratıyor... Depresyonunuz aslında gerçeğin doğru olarak algılanmasına değil, zihninizdeki çarpıtmalara bağlıdır...

Depresyon hiç de duygusal bir rahatsızlık değildir! Sahip olduğunuz her kötü his, çarpıtılmış olumsuz düşüncelerinizin bir sonucudur, tıpkı soğuk aldığınızda burnunuzun akması gibi. Depresif belirtilerinizin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde, mantık dışı kötümser düşünceleriniz başrolü oynar." (2)

Dr. David, duyguların arkasında düşünceler olduğunu savlıyor. Düşüncelerle mantık arasında da sıkı bir bağ olduğuna göre, mantığı değiştirince düşünceler değişecek, düşünceler değişince de duygular değişecektir. Mantığı değiştirirsek duyguları da değiştirebiliriz demektir bu. İkili mantık yerine saçaklı mantıkla düşünmek duyguları değiştirmenin ilk adımı. Ama tek adım bu değil. Dr. David, kitabında 10 tane bilişsel çarpıtmadan bahsediyor. Mantığı değiştirmek bunlardan sadece bir tanesine çözüm getiriyor. Tekrar Dr. David'e kulak verelim:

"Örneğin, hiç kimse bütünüyle zeki ya da tamamen aptal değildir. Aynı şekilde hiç kimse her şeyiyle çekici ya da tamamıyla çirkin değildir. Oturduğunuz odanın yerlerine bakın şimdi. Mükemmel temizlikte mi? Her noktasında kir ve tozlar mı birikmiş? Ya da kısmen mi temiz? Bu evrende "mutlak" yoktur. Eğer yaşantınızı "mutlaklık" sınırlarına doğru zorlarsanız, sürekli bunalımda hissedersiniz; çünkü algılarınız gerçeklerle örtüşmez. Kendinizi sonsuza kadar övgü almamaya mahkum edersiniz; çünkü yaptığınız hiç bir şey abartılmış beklentilerinizi karşılayamaz. Bu algısal yanlışlığın teknik adı "kutupsal düşünme"dir. Her şeyi siyah beyaz olarak görürsünüz ve griler yoktur." (3)

Dr. David'in kutupsal düşünme dediği şey aslında ikili mantıkla düşünmekten kaynaklanıyor. Her şeyi siyah beyaz görmek de öyle. Grilerin olmadığı bir dünyadır ikili mantık dünyası. Bu bakımdan gerçekten uzaktır aslında. Bir çeşit yaklaşıklaştırma, yuvarlama ve var olanın bir kısmını hiçe saymadır. Saçaklı mantık ise var olanı olduğu gibi anlamaya çalışmak için ilk adımdır. En küçük bir özellik bile hiçe sayılmaz saçaklı mantıkta. Az beceri sahibi birinin az da olsa sahip olduğu becerisi görmezden gelinip ona beceriksiz sıfatı yakıştırılmaz. Hele bu sıfatı yakıştıran kendimizsek, o zaman daha yıkıcı bir etki bırakır üzerimizde ve depresyonun karanlık çukuruna düşmek için zemin hazırlarız. Depresyon hastalarının kendilerine yardım etmeleri için atmaları gereken ilk adım mantıklarını değiştirmektir. Depresyondan kurtulmak için ilk adım: saçaklı mantıkla düşünmeye başlamak.

Saçaklı mantıkta yalnız beceriksiz veya yanlız becerikli yoktur. Onun yerine beceriksiz ile becerikli arasında sonsuz sayıda durum vardır. Saçaklı mantıkta herşey bir derece meselesidir. Beceriksizliğin de dereceleri vardır. Konuşma dilinde, az, biraz, epey, oldukça, neredeyse gibi kelimeleri kullanarak nitelendirme yaptığımızda saçaklı mantığı kullanmış oluyoruz. Yani bir derecelendirme yapıyoruz. Az becerikli, epey becerikli, oldukça becerikli demek saçaklı mantığı kullanmak demektir. Peki sadece becerikli veya beceriksiz demek saçaklı bir durum mudur? Evet, bu iki durum saçaklı mantıkla ikili mantığın kesişme kümesidir. Saçaklı mantık sadece becerikli ya da sadece beceriksiz olma durumlarını da yok saymaz ama bunlar aşırı uçlardır ve bu ikisi arasında konuşma dilinin ifade edemediği ama matematiğin ifade edebileceği sonsuz durum söz konusudur. Matematiksel olarak, 0 ile 1 arasındaki bütün reel sayılar bir nesnenin ya da durumun niteliğini derecelendirmek için kullanılabilir. Uç noktaları ele alalım önce. 0 ile tamamen beceriksiz olma durumunu derecelendirelim, 1 ile de tamamen becerikli olma durumunu.
"Ayşe biraz beceriklidir" ifadesini matematiksel olarak şöyle ifade edebiliriz: "Ayşe'nin beceriklilik derecesi 0,3'tür".
"Ayşe oldukça beceriklidir" ifadesi ise "Ayşe'nin beceriklilik derecesi 0,8'dir" diye ifade edilebilir.
"Ayşe neredeyse mükemmel derecede beceriklidir" ifadesi ise "Ayşe'nin beceriklilik derecesi 0,999'dur" şeklinde ifade edilebilir.
Görüldüğü gibi %100 beceriksizlik hali 0 ile, %100 beceriklilik hali de 1 ile gösterilmekte. Arada kalan değerler ise 0 ile 1 arasında bir reel sayı ile derecelendirilmekte. İşte saçaklı mantık. Bir çeşit derecelendirme sistemi olarak bile düşünebilir yeni başlayanlar için.

Peki şimdi şu soruları soralım:
%100 beceriksiz bir insan var mıdır?
%100 becerikli bir insan var mıdır?
%100 iyi bir insan var mıdır?
%100 kötü bir insan var mıdır?
%100 iyi bir baba var mıdır?
Bu dünyaya ait olup da %100 doğru ya da %100 yanlış olan bir şey var mıdır?

Saçaklı mantıkla düşünmeye başlarsak hayata nasıl bakarız peki?
Ben epey becerikli bir insanım, arasıra beceriksizlik yaptığım da olur ama bu doğaldır, hiç kimse mükemmel değildir, ben de öyle.
Mükemmel insan yoktur, ben de mükemmel değilim. Ama oldukça iyi bir insanım.
Matematikten ilk sınavda 9 almıştım, şimdi 6 aldım ama bu benim başarısız biri olduğum anlamına gelmez.
Dün Ayşe'ye haksızlık ettim ama bu benim zalim, kötü, pislik biri olduğumu göstermez. Hatamı anladım ve Ayşe'den özür diledim. Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni Ayşe :-)
"Bazen düşüncesizim ve bazen de gayet düşünceli olabiliyorum. Olasılıkla bazı zamanlarda açıkça ben-merkezci davranıyorum. Bunun üzerinde çalışabilirim. Mükemmel olmayabilirim ama "iyi değil" değilim." (4)

Cümlelerdeki değişikliği fark ettiniz mi?
"Beceriksizin tekiyim" yerine "bazen beceriksiz davransam da çoğunlukla becerikli biriyim";
"Düşüncesiz biriyim" yerine "bazen düşüncesizim ve bazen de gayet düşünceli olabiliyorum";
"Pisliğin tekiyim" yerine "Ayşe'ye kötü davrandım ama ben çoğunlukla iyi bir insanım";
"Matematikten 6 aldım, tembel tenekeyim" yerine "matematikte oldukça başarılıyımdır ama bazen yapamadığım sorular da oluyor, çalışır düzeltirim".
Kesin yargılar yerine kesinlikten uzak değerlendirmeler.
Siyah beyaz yerine gri, saçaklı düşünceler.
Ya, ya da yerine, hem, hem de.
İkili mantık yerine saçaklı mantık!

Dr. David, değersiz hissetme ve özgüven oluşturma konusunda ise şöyle diyor:
"Depresyonda olduğunuzda kendinizi kesinlikle değersiz hissedersiniz. Depresyon ne kadar kötüyse bu hisleriniz de o kadar fazla olacaktır...
Değersiz hissetmekle ilgili dikkat edilmesi gereken ve en sık yapılan zihinsel çarpıtma ya hep ya da hiç şeklinde düşünmektir. Yaşamı sadece uç noktalarda görürseniz, performansınızın ya muhteşem ya da berbat olacağına inanırsınız...
Kendini değerlendirmede "ya hep ya hiç" sistemi sadece gerçekçi olmayan ve kendinize zarar verici bir çarpıtma olmayıp, ayrıca aşırı bunaltıya, endişeye ve sıklıkla hayal kırıklığına neden olur." (5)

Depresyona karşı saçaklı mantık. Depresyondan kurtulmak ve kendinize yardım etmek için atacağınız ilk adım: mantığınızı değiştirmek; saçaklı mantıkla düşünmeye başlamak.


// Gökhan Koçak
// 25 Nisan 2011

(1) İyi Hissetmek, Yeni Duygudurum Tedavisi, Dr. David Burns, Psikonet Yayınları
(2) a.g.e.
(3) a.g.e.
(4) a.g.e.
(5) a.g.e.

Kuantum Fiziği ve Mantık

Kuantum fiziği batı mantığını sarsmıştır.

Kuantum fiziği ne kadar mantıklıdır?
Hangi mantığa göre?
İkili mantığa göre mi, saçaklı mantığa göre mi?
Nasıl yani, birden fazla mantık mı var?
Evet, ne sandın. İki tane. Biri saçaklı öteki ikili. Biri doğunun biri batının mantığı. Biri Budha'nın diğeri Aristo'nun.

İyi de bizim Nasrettin Hoca'yı unuttun.
Nasreddin Hoca'nın mantığı saçaklı mantığa girer.

Bizim Hoca'nın mantığını şöyle sadeleştirdim (yoksa karmaşıklaştırdım mı demeliyim?):
"Hem 'hem, hem de', hem de 'ya, ya da'".

Schrödinger'in Kedisi probleminde kedi hem ölü hem de diridir. İkili mantığın kabul etmediği orta noktadadır kedi. İkili mantığa göre kedi ya ölü ya da diri olmak zorundadır. Ölü olma ve diri olma durumlarının üst üste bindiği orta nokta var olamaz. Ama saçaklı mantıkta bu mümkündür ve kedi hem ölü hem de diridir demek şaşılacak bir şey değildir. Kedinin dirilik derecesi 0,5, ölülük derecesi 0,5'tir saçaklı mantıkta. Fakat, ikili mantıkla düşünmeye alışmış beyinlerimiz için şaşırtıcı bir durumdur bu. Anlamakta zorlandığımız bir olay. Saçaklı mantıkta olağan bir durum, ikili mantıkta şaşırtıcı ve tuhaf hatta anlamsız bile sayılabilir. İkili mantık orta noktayı kabul etmediği için bütün "hem, hem de" ifadeleri kara listededir. Bu tür ifadeler bir kafa karışıklığı olarak görülür, ne istediğini, ne dediğini bilmemek olarak kabul edilir. Çünkü ikili mantık "ya, ya da" esasına göre çalışır. Kedi ya ölüdür, ya da diri. Ama kuantum fiziğinde böyle değil. Kedi hem ölü, hem de diri.

Kuantum fiziği şaşırtıcı şeylerle doludur.
Evet ama hangi mantıkla düşünenler için şaşırtıcı?

Saçaklı mantığa göre:
Kedinin hem ölü hem de diri olması olağan bir durumdur.

İkili mantığa göre:
Kedinin hem ölü hem de diri olması şaşırtıcıdır, dahası olanaksızdır. Birbirinin zıddı olan şeyler aynı anda doğru olamazlar. Hele kedinin dirilik derecesi 0,5 asla olamaz. Dirilik derecesi diye bir şey yoktur. Ya diridir, ya ölü. Ya istiklâl, ya ölüm!

Çift yarıkta girişim deneyinde elektron iki delikten de aynı anda geçer. Elektron hem dalga olarak vardır hem de parçacık olarak. İkili mantık bunu kabul etmekte zorlanır. Parçacık olarak atılan elektronun nasıl olup da iki yarıktan da aynı anda geçtiği ve dahası bir girişim deseni oluşturup dalga özelliği gösterdiği çok şaşırtıcı olaylardır. Şaşkınlığın temelinde parçacık ve dalganın birbirine zıt ve aynı anda var olamayacak iki durum olarak görülmesi yatar. Yani derinlerden ikili mantığın sesi gelmektedir aslında, duyabilenler için tabi. Çünkü bilim (science) ikili mantık üzerine inşa edilmiştir.

Kaderin cilvesine bak.
Bilimin üzerine inşa edildiği mantık, yine bilimin kendisi tarafından sarsılmıştır.
Yüzyıllardır yok sayılan orta nokta bir hortlak gibi çıkıp bilimin karşına dikilmiştir.

İkili mantık:
Orta nokta yoktur. Bir şey ya odur, ya da bu. Hem o, hem de bu olamaz.

Saçaklı mantık:
İyi de kuantum fiziğinde durum böyle değil. Kuantum fiziği bir istisna mıdır? Kaideyi bozmayan bir istisna? Yoksa insanların bir mantık hatasından mı ibarettir kuantum fiziği? Ya da kuantum fiziğini anlamak için mantığımızı mı değiştirmemiz gerek?

Peki saçaklı mantık üzerine bir yeni bilim inşa edilebilir mi?
Evet, neden olmasın?

Aslında saçaklı mantığın bilime girmesi zor oldu. Bilimcilerin arasında da yobazlar var. Din sınıfının yobazları gibi bilim sınıfının da kendine özgü yobazları var. Direndirler. Hâlâ da direnenler var. Kesin inançlılar!

Lütfi Askerzade gelse de neler yaşadığını anlatsa. Yobazlarla mücadele etmek zordur. İstersen bir de Bart Kosko'ya sor.

Kuantum fiziğinin temelinde saçaklı mantık yatmaz ama kuantum fiziğini anlamak için saçaklı mantık gerekli. İkili mantığa göre kuantum fiziği saçmalıktan ibarettir.

// Gökhan Koçak
// 1 Mayıs 2010
(Böyle bir yazı yazmak için uygun bir zaman değil sanırım ama ilham geldi yazdım).

Sınır çizme sorunu

Hayatın hemen her alanında karşılaştığımız bir başka sorun. Çözüm de genelde keyfi sayılabilecek biçimde sınırı çekmek ve sınırın bu yanı iyi, öte yanı kötüdür deyip kesip atmak. Bir başkası sınırı başka bir yerden çizerse o zaman çatışma başlıyor. Sınır buradan çizilecek, hayır oradan değil buradan çizilecek tartışması. Birbirinin içine girmiş ve ayırması zor hale gelmiş şeylerin arasına bir çizgi çekmek ve birbirinden ayırmak.

Ölmekte olan bir insanı düşünelim. Ne zaman ölüdür, ne zaman hâlâ diridir? Tıp buna bir sınır belirlemiş çünkü belirlemek zorunda kalmış. Bir yerde karar vermek gerekiyor. Ölümle yaşam arasına bir sınır çekmek gerekiyor. Böyle bir sınır gerçekten var mı? Yoksa yaşamdan ölüme doğru derece derece ilerleyen bir süreci bir yerinden kesip bu taraf yaşam, diğer taraf ölümdür mü dedik? Belki de doğada yaşamla ölüm arasında bizim çektiğimiz gibi kesin bir çizgi yoktur.

Ölüm gibi uç bir noktayı tartışmak zor olabilir. O zaman daha kolay (!) bir şey soralım. Öğrencilerin sınavlarının değerlendirilmesi ve onlara geçer not verilmesi durumuna bakalım. Diyelim ki 50 ve üzeri alanlar geçer, 49 ve altı kalır. Bu durumda 50 alıp geçen öğrenciyle 49 alıp kalan öğrenci arasında ne kadar fark vardır diye sormak gerek. Sadece 1 puan fark yüzünden biri geçti, diğeri kaldı. Diyelim ki öğrencilere 100 soru sorulmuştu. 50 soruya doğru cevap veren geçiyor, 49 soruya cevap veren kalıyor. Geçenle kalan arasındaki farkı 100 sorudan 1 tanesi mi belirliyor yani? Geçme kalma durumu çan eğrisi kullanılarak yapılsa da durum pek değişmez. Çünkü bir sınır çekip, sınırın bir tarafına geçer diğer tarafına başarısız not vermek durumundayız. Çan eğrisinde öğrencilerin toplamının aldığı nota göre sınır değişiklik gösterir. Ama bir sınır var, ister 50'den çizilsin ister 70,89'dan.

- Sınırı neden çiziyoruz peki?

- Başarılı öğrencilerle başarısız olanları birbirinden ayırmak için.

- Ama sınıra yakın noktalarda kimin başarılı kimin başarısız olduğu pek net değil, bulanık.

- Haklısın ama bir ayrım yapmak zorundayız. Sınırı bir yerden çizmek gerek. Çizginin altında kalanlar kusura bakmasın.

Bu örnekte açık biçimde görüldüğü gibi ortada bir sınır çizme sorunu var. Bu soruna biraz daha makul bir çözüm getirmek için başarısız notlar ve başarılı notlar diye bir sınıflandırma yapılmış. Yani başarısızlık da başarı da bir derece meselesi haline getirilmiş. ODTÜ'de kullanılan derecelendirme sisteminde FF başarısız notların dibinde yer alırken, AA başarılı notların en tepesinde yer alır. FF ile AA arasında ise en başarısızdan en başarılıya doğru açılan bir yelpaze mevcut: FF, FD, DD, DC, CC, CB, BB, BA, AA şeklinde bir yelpaze. FF ve FD kalır, diğerleri geçer. (Buradaki F İngilizce Failure kelimesinden mi geliyor acaba? Bir soru da, neden Ç yok ki? Neyse bu iki sorunun konumuzla ilgisi yok.)

- Peki burada da bir sınır yok mu? FF ve FD kalır, diğerleri geçer. FF alan FD alandan daha başarısız ama sonuçta sınır yine var. FD'nin altı kalır, veya içinde F harfi olan kalır.

- Evet burada da bir sınır çekilmiş ama başarısızlık da başarı da derecelendirilmiş. En başarısızdan en başarılıya kadar değişik derecelendirmeler yapılmış.

- Ama sınır hala var. Sınır çekmeden olmuyor sanki. Hatta kolaycılık yapıp derecelendirmeyi de göz ardı ediyoruz ve öğrencileri başarılı ve başarısız diye ikiye ayırıyoruz. Başarı derecelerini göz ardı edip genelleme yapmak, farklılıkları yok edip tek tip hale getirmek kolayımıza gidiyor.

- Evet, haklısın. Çünkü ne kadar derecelendirirsek derecelendirelim, yaptığımız bütün derecelendirmeleri bir kenara atıp, başarılı-başarısız ayrımı yapmak kolayımıza gidiyor.

- Farklılıkları bütünüyle görüp değerlendirmek yerine faklılıkları yok sayıp iki karşıt kutuba dönüştürüp düşünmek. Başarısızlar kümesi ve başarılılar kümesi diye sınıflandırıp, kümenin elemanları arasındaki farkı göz ardı ediyoruz. Halbuki başarı da başarısızlık da bir derece meselesi.

- Evet ama ikinci örnek ilk örneğe göre daha iyi bir yaklaşım. İlk örnek (50 ve üstü geçer) daha katı değil mi?

- Haklısın öyle. İkincisi biraz daha insaflı. Ama sınırın yakınlarında o da çuvallıyor. İkincisi gerçek durumu anlatırken daha başarılı ama o da gerçeği tam yansıtmıyor.

- Bütün bu tartışmanın özünde ne var?

- Sınır çizme sorunu. Ki bu sorun insanlar arasındaki kavganın temel sebeplerindedir. Bu yüzden kavgalar çıkar, bu yüzden savaşlar olur. Kişiler kendi sınırlarını belirlerler ve bu sınır diğerleri tarafından tecavüze uğrarsa o zaman anlaşmazlık çıkar.

Küçükken birbirimize sorduğumuz bir soru vardı. Bir öküz düşün, bu öküz Türkiye-SSCB sınırının yakınında yaşıyor. Sovyetler'e gidip ot yiyor, Türkiye'ye gelip su içiyor. Bu öküzün buzağısı kimin olacak, Türkiye'nin mi, Sovyetler'in mi?

Cevap basitti: öküzün buzağısı olmaz. O yüzden kavga edecek bir şey yok ortada. Hayvancağızı rahat bırakın yeter. Hatta biz bu soru üzerine kafa yorarken, küresel sermaye öküzü kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya başlamış bile olabilir.

Ama yukarıdaki soruda öküz yerine bir inek olsaydı. O zaman durum farklı olurdu. İneğin buzağısı olduğunda ne olacak? Buzağı kimin? Buna bir karar vermek gerekecekti. Mevcut sistemler buzağının her iki ülkenin de ortak malı olmasına izin vermez. Yani biri çıkıp da buzağıya ortak sahip olun dese onu püskürtürler. Çünkü buzağı hem onun hem de bunun olamaz derler. Ya onun olacak ya da bunun. İkili mantık.

- Burada da aynı sorun var, farkettin mi?

- Hangi sorun?

- Orta nokta sorunu. Dışlanmış orta (excluded middle) sorunu. Doğru ve yanlışın ortada buluştuğu durum. Yarım doğru, yarım yanlış olan durum. Binlerce yıldır bu durum yok sayıldı.

- Var gibi gözüküyor ama.

- Az önce kurduğun cümle de buna bir örnek.

- Nasıl yani? Az önce "var gibi gözüküyor" demiştim.

- Evet, ne var dedin ne de yok. Var gibi dedin. Bulanık bir durumdan söz ettin.

- Hmmm, anladım. O zaman bulanık durumların varlığını inkar edemeyiz. Dilde bir sürü bulanık durum var, bulanık durumları anlatan bir sürü sözcük var, ek var. Örneğin: kırmızımsı. Kırmızıya çalan. Yüzde yüz kırmızı değil ama kırmızıya yakın.

- Kırmızılık da bir derece meselesi o zaman.

- Evet, dilde var. Ama mantıkta yok. Neden acaba?

- Hangi mantıkta yok? İkili mantıkta yok ama saçaklı mantıkta var.

- Afedersin, mantığın da iki çeşidinin bulunduğunu unutmuşum. Batı mantığına şartlandığımız için, bizim için mantık tektir, bize öyle öğrettiler.

- Dilde olan bir şey batı mantığında yer almıyor. Kırmızımsı yok batı mantığında. Türkçe'de var ama. Batı dillerinde de var, sadece Türkçe'ye özgü bir durum değil. O zaman sorun mantıkta, batı mantığı gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Gerçekten uzak, kesin ifadeler kullanıyor.

- Tam üstüne bastın. Gerçeği daha doğru yansıtan bulanık mantık.

- Çok saçaklı bir cümle kullandın: "daha doğru" dedin. "Kesinlikle doğru" ya da "doğru" demedin.

- Evet, öğreniyorum yavaş yavaş. İkili mantıkla ifade edersem "doğru, ya da yanlış" demem gerekiyor, saçaklı mantıkta ise "doğruluk derecesinden, yanlışlık derecesinden" bahsetmem gerek. Kırmızımsı örneğinde olduğu gibi. Kırmızılık da bir derece meselesi. "Doğru"nun da derecesi var. Doğruluk derecesinin sıfır olduğu durumu "yanlış" diye adlandırıyoruz.

- Yanlışlık derecesinin sıfır olduğu durumu da "doğru" diye adlandırıyoruz.

- Aynen, öyle. Yanlışı sıfır ile, doğruyu da bir ile gösterirsek, sıfırla bir arasında sonsuz reel sayı var. Yoksa sayılamayacak kadar mı demeliydim? Bu matematikçileri ilgilendiren bir ayrıntı olsun, sayılabilirlik, sonsuzluk, sınırsızlık sorunları. Sıfırla bir arasında sonsuz reel sayı olduğunu kabul edelim. Bunlardan her birini doğruluğun derecesini ifade etmek için kullandığımızı düşün. Aklımızın alamayacağı kadar doğruluk derecesi var. Biz bu kadar çok durumu silip sadece iki duruma indirgemişiz ve bir şey ya doğrudur ya da yanlış demişiz. Halbuki milyarlarca, trilyonlarca, sonsuz tane doğruluk derecesi var. Yaptığımız genellemenin, basitleştirmenin, yok saymanın farkında mısın?

- Evet, böyle düşününce açıkça görülüyor ki, sonsuz tane durumdan sadece ikisini var kabul etmişiz. Sıfır ve bir arasında onca reel sayı olmasına rağmen, iş mantığa gelince onca sayıyı yok saymışız, sadece sıfırı ve biri temel almışız. Yanlışı sıfırla, doğruyu da birle gösterip aradaki bütün durumları yok saymışız. Hele bu ikisi arasındaki orta nokta var ki, o da mantığın daha doğrusu batı mantığının öcüsü durumunda. Yarım doğru, yarım yanlış durumu. Öcü.

- Anlamakta zorlanıyorum bu yarım doğru durumunu. Aklım ikili mantığa alışmış, bunu kabullenmekte zorluk çekiyorum. Belki de korkuyorum öcüden.

- Schrödinger'in Kedisi'ni hatırla. Kedi hem ölüdür hem de diri. Batı mantığı kendi ürettiği bilim tarafından yıkıldı.

- Hmmm, yukarıda ilginç bir ayrıntı var sanki. Mevcut bilim yani science ikili mantık üzerine inşa edilmişse ve saçaklı mantık diye başka bir mantık daha varsa o zaman saçaklı mantık üzerine inşa edilebilecek başka bir bilim daha olmalı. Var mı böyle bir bilim?

- Elbette var. Ama henüz emekleme dönemimde. Bizim Lütfi'nin 1965'te yayınladığı ve saçaklı mantığın matematiksel temellerini attığı makalesinden sonra epey yol katedildi. Bizim Lütfi diyorum Lütfi Askerzade'ye. Biraz Azeri, biraz Rus, biraz İranlı. Saçaklı bir durum yani. Bizim buralardan sayılır, o yüzden bizim Lütfi dedim, yoksa kendisiyle tanışıklığım yok. Dikkat edersen "bizim buralar" ifadesi de bulanık bir ifade, kesinlikten yoksun.

- Bu dünyaya ait olup yüzde yüz doğru olan bir gerçeklik var mı?

- Yok.

- Bu kesin bir ifade olmadı mı?

- Evet öyle oldu ama yok. Bu dünyaya ait olup da yüzde yüz doğru olan bir gerçeklik yok. Hepsi bir derece doğru ya da bir derece yanlış. Ama hiçbiri ne tam doğru, ne de tam yanlış.

- Fakat bu söylediklerine batılılar itiraz eder. Bunları söylerken çekinmiyor musun?

- Kral çıplak demekten mi? Benim bildiğim kadarıyla benden önce Bart Kosko ve Alev Alatlı kral çıplak dedi. Alatlı Schrödinger'in Kedisi serisinde bu duruma değinir. Sen hiç koni biçiminde dağ gördün mü? Ya da mükemmel bir çember çizmeyi denedin mi hiç? Bunlar üçgenbilimde (trigonometri) var, yani matematikte. x^2 + y^2 = r^2 çemberin formülü: x kare artı y kare eşittir r kare. Böyle bir çemberi doğada nerede bulabilirsin? Bulabileceklerimiz ancak çemberimsi şeyler, mükemmel bir çember ancak matematikte var. Matematik de fiziğin temeli. O zaman fiziği de sorgulamamız gerek.

- Bunlar çok tehlikeli sorular. Bilim sınıfı tarafından aforoz edilebilirsin. Yobazlık sadece dinde olmaz, bilimde de olur.

- Evet, bilim sınıfı yıllardır saçaklı mantığı bilime sokmamak için direniyor. Allah'tan bizim Lütfi işin matematik temelini kurdu. Ama kabul ettirmesi zor oldu. Hele işin felsefi boyutu hâlâ tartışmalı. Yani orta nokta sorunu. Öcü. Batı mantığının öcüsü.

- Felsefede hangi durum tartışmalı değil ki?

- Evet, binlerce yıldır milyarlarca insan, hayatın sırrını çözmeye çalışıyoruz. Dinle, felsefeyle, bilimle ama ne zaman bir cevap bulsak bu cevabı takip eden birçok soru daha çıkıyor karşımıza. Bulduğumuz her yanıt birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Sonra küstahlık edip herşeyi kesinlikle bilmekten söz ediyoruz. Yıllarca insanlar bu vaadlerin peşinde gidiyorlar. Sonra bir yanıt daha buluyoruz ki, önceki yanıtları yanlışlamakla kalmıyor, bir sürü de yeni soru getiriyor. Bilimin de, felsefenin de sonu yok sanırım. Evet, aslında dini düşüncenin de yok. Çünkü orada da birçok belirsizlik var.

- Kesin bir bilişten söz etmek zor. Kesin olarak bilemeyeceğimizden mi, yoksa doğanın kesinlikten uzak olmasından mı, ya da bir derece ilkinin doğru, bir derece de ikincisinin doğru olmasından mı?

- Evet bunlar felsefenin temel sorularından bazıları. Örneğin "neyi bilebilirim?" sorusu. Bu soruyu saçaklandırıp "ne kadar bilebilirim?" diye sormak gerek. Ama şunu da unutma ki, bu sorulara kesin bir yanıt verebilmiş olan yok. Kesin derken, öyle kesin bir yanıttan bahsediyorum ki diğer bütün insanları susturacak bir delil olsun bu. Böyle bir delil yok.

- Neyse biz sınır çizme sorununa geri dönelim.

- Konuyu dağıttık gibi gözüküyor ama aslında "ne kadar bilebilirim?" sorusu da konuyla doğrudan ilgili. O da insanın sınırını bulmaya yönelik bir soru. Bu soruyu kişisel olarak alma. Sonuçta herkesin durumu farklı, biri çok bilebilirken diğeri ondan az bilebilir. Kastettiğim bu değil. Genel bir soru, kuramsal açıdan yaklaş. Ne kadar bilebilirim?


İnsan bilgisinin veya "bilme"sinin bir sınırı var mı? Kimisi bunun bir sınırı olduğunu söyler ama sınırın nerede olduğu konusunda kesin bir şey söyleyemez. Yani sınır bulanıktır. Sınır çizme sorununu hatırla ve düşün. Bu konuda yani insan bilmesinin sınırı konusunda bir uzlaşmaya varmak çok zor. Öğrencilere not verirken bir sınır çizebiliyoruz ama kendimiz konusunda çizdiğimiz sınır net değil, çok bulanık.

// Gökhan Koçak
// 18 Nisan 2010

Saçaklı Vergi, Saçaklı Üniversite

"The state spends our tax money on what it wants and does not directly ask us to help it choose. It demands only that we pay. Those who pay have no direct say in where their tax dollars go.
A fuzzy tax form can help change that." (1)

Bart Kosko, devletin bizim ödediğimiz vergileri kendi istediği alanlara harcadığını, bize doğrudan sormadığını belirtip, saçaklı vergi formunun bunu değiştirebileceğini öne sürüyor. Mevcut vergi sisteminde devlet sadece vergi istiyor ama vergi verenler vergilerinin nereye gittiğine ilişkin doğrudan söz hakkına sahip değiller diyor.

Vergi mevzuatı benim uzmanlık alanımın dışında ama vergi veren biri olarak ben de verdiğim paranın nereye harcandığı konusunda doğrudan bir seçim hakkım olmadığını biliyorum. Dolaylı olarak bir seçme hakkım olduğumdan bahsedilebilir ki, o da demokratik yöntemleri kullanarak hükümetin kararlarına uzaktan katılabilme imkanıyla sınırlıdır.

Kosko devam ediyor ve vergi ödemenin temelde ikili (binary) bir işlem olduğunu söylüyor:

"Paying taxes is at root a binary affair. You pay all or none into the pool of "general revenues." This holds at the federal and state and local levels. You pay into the common pool and someone else spends what you pay.
...
A fuzzy view finds a hidden binary assumption in this tax process.
Why should 100% of your tax bill go to general revenues?" (2)

Verginin tamamı genel gelirler havuzuna aktarılıyor ve bu havuzda yani devletin kasasında toplanan para başkaları tarafından harcanıyor. Saçaklı bir görüş bu sistemin altında ikili mantığın yattığını görebilir. Verginin tamamı neden genel gelirler havuzuna gitsin? diye soruyor, Kosko.

Vergi verenler ve vermeyenler şeklindeki ayrım ikili mantığa dayalı kesin bir ayrımdır. Bir de bunların yanında vermesi gerektiğinden az verenler de var. Ama vergi verme sürecinin temeli ikili mantığa dayalı: Ya vergi verirsin, ya da vermezsin. Verdiğin verginin hangi alanlara ne oranda harcanacağı kararına ise doğrudan değil ancak dolaylı olarak katılabilirsin. Vatandaştan beklenen sadece vergi vermesi ve harcama kararına dolaylı yoldan katılmasıdır. Mevcut yönetim biçimlerinde katılım ancak bu kadarla sınırlı. İkili mantığa dayalı bir vergi süreci ve harcama aşamasına dolaylı katılım hakkı tanıyan bir sistem var.

Saçaklı vergi yöntemi iki seviyede saçaklı. Birinci seviye, verginin tamamının genel gelirler havuzuna gitmesi yerine sadece belli bir kısmının genel gelirler havuzuna gitmesini öngörüyor. Böylece hükümete belli bir fon akışı sürekli olarak sağlanabiliyor. İkinci seviye, her vergi verene ödediği verginin ne kadarının sosyal amaçlar için kullanılabileceğini tayin etme hakkı tanıyor.

Örneğin, bu yıl 10000 YTL vergi ödemeniz gerekiyorsa, bunun diyelim ki %70'i devletin kasasına genel vergi geliri olarak aktarılıyor. Kalan %30'un hangi sosyal amaçlar için harcanacağına vergi veren vatandaş bireysel olarak karar veriyor. 10000 YTL'nin 7000 YTL'si genel gelir olarak devletin kasasına girdi; kalan 3000 YTL'nin hangi oranlarda hangi sosyal işler için harcanacağına vergi ödeyen kendisi karar veriyor. 3000 YTL'nin %10'unun kanser araştırmaları için, %80'inin sokak çocukları için ve kalan %10'unun sokak hayvanları için harcanmasını isteyen bir vatandaş, doldurduğu formda bu oranları belirtiyor. Oranların toplamının %100 etmesi gerekiyor.

Örnek saçaklı vergi formu:

Vergi borcunuz .......... YTL'dir. Bunun %70'i genel vergi geliri olarak kaydedilecektir. Kalan %30 sizin seçeceğiniz alanlara harcanacaktır.

Aşağıda belirtilen her bir kategorinin karşısına o kategoriye ne kadar harcama yapılmasını istediğinizi yazınız. Belirtilen kategorilere ek olarak yalnızca bir adet yeni kategori ekleme hakkına sahipsiniz. Belirlediğiniz miktar tam sayı olarak ifade edilmeli ve yüzde olarak yazılmalıdır. Yazdığınız oranların toplamı %100 olmalıdır. Aksi halde hükümet belirttiğiniz oranları normalize edecektir ve ona göre harcama yapacaktır. Formu boş bırakırsanız ödediğiniz verginin tamamı genel vergi geliri olarak kaydedilecektir.

Kanser Araştırmaları
________
Sosyal Güvenlik
________
Kızılay
________
Çevre Temizliği
________
Sağlık Hizmetleri
________
Yoksullara Yiyecek Yardımı
________
Milli Savunma
________
Tarıma Destek
________
Kadın, Çocuk ve Aile Gelişimi
________
Toplu Ulaşım
________
Diğer (Belirtiniz: _________________________)
________

Toplam (%100 olmalı)
________


Kosko saçaklı vergi formundaki alanları kendi kültürünü ve devletini göz önünde bulundurarak doldurmuş. Örneğin, Birleşmiş Milletler, Uzay Araştırmaları, Küresel Isınma gibi maddeler var. Ben de aklıma gelen maddeleri birer birer sıraladım; maddelerin bunlar olması gerektiğini düşünmeyin, bunlar gelişigüzel seçilmiş örnekler.

Saçaklı vergi formu vergi ödeyenlere vergilerinin nereye gideceği konusunda doğrudan karar hakkı veriyor. "Buna hangi politikacı halkın önünde hayır diyebilir?" diye soruyor Kosko.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesi saçaklı vergi yöntemi aracılığı ile daha iyi hayata geçirilemez mi? Saçaklı seçme yöntemi ile birlikte uygulanan bir saçaklı vergi yöntemi daha demokratik bir uygulama olmaz mı?

Saçaklı vergi yöntemine en çok entellektüellerin karşı çıktığını söylüyor Kosko ve onların bu tutumunu eleştiriyor. Karşı çıkanların çoğu da meseleyi zeka seviyesi ile ilişkilendirmiş. Kosko buna IQism diyor ve bu "izm"i ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı ile birlikte kara listeye ekleyelim diyor.

Saçaklı vergi önerisinin de kendi içinde sorunları var:
Verginin ne kadarının genel vergi olarak kaydedileceğine kim, nasıl karar verecek? (Ben örnek olarak %70 dedim, Kosko kitabında %50 demiş).
Kategorilerin ne olması gerektiğine kim, nasıl karar verecek?
Bu yeni sistem ne kadar bürokrasi yaratacak?

Bu soruların cevabını bulmak için bu yöntemi üniversitelerde denemeyi öneriyorum. Üniversitelerin yapacağı harcamalara ve yatırımlara öğrencilerin doğrudan katılmasını sağlayabiliriz. Her bir öğrenci saçaklı harcama formunu doldurup üniversite yönetimine doğrudan katılabilir. Buradan yola çıkarak aşağıdaki örnek formu hazırladım. Bu form, üniversite öğrencileri tarafından doldurulup üniversite yönetimine verilir. Yönetim, toplam gelirin diyelim ki %85'ini nereye harcayacağına kendisi karar verir, kalan %15'lik kısmın nasıl harcanağına ise öğrenciler karar verirler. Böylece öğrencilerin yönetime daha fazla katılmaları sağlanmış olur. Uygulamanın gidişatına göre oranlar değiştirilebilir. Öğrencilere tanınan katılım oranı daha da artırılabilir.

Üniversiteler için örnek saçaklı harcama formu:

Öğrenci Bursları
________
Yemek Harcamaları
________
Yurt Harcamaları
________
Kitap Yardımı
________
Öğrenci Kulüplerine Destek
________
Yeni Bölüm Yapımı İçin Yatırım
________
Bilgisayar Laboratuvarı ve Internet Harcamaları
________
Üniversite Spor Takımlarına Destek
________
Ulaşım Harcamaları (Servis Araçları)
________
Diğer (Belirtiniz:_____________________)
________

Toplam (%100 olmalı)
________


Kosko'nun saçaklı vergi formundan esinlenerek üniversitelerde kullanabileceğimiz ve öğrencilerin üniversite harcamalarına doğrudan katılımına olanak sağlayan bir model önerdim. Kosko'nun saçaklı vergi formunu ancak zeka seviyesi yüksek olanlar kullanabilir diye eleştirenlere karşı, benzer bir yöntemi üniversitelerde deneyelim diyorum. Öğrencilere üniversite harcamalarının belirlenmesinde söz hakkı tanıyan saçaklı ve demokratik bir yöntem.

Her iki yöntemin özünde de, yöneticilere tanınan karar verme hakkının bir kısmının doğrudan katılım yoluyla yönetilenlere devredilmesi düşüncesi var. Mevcut sistemlerde yöneticiler harcamaların %100'ünün nerelere yapılacağına karar veriyorlar. Saçaklı yöntemde ise yöneticilerin bu hakkının bir kısmı doğrudan katılım yoluyla kullanılması için yönetilenlere devrediliyor. Daha katılımcı ve daha demokratik; ama uygulaması daha zor.

Kaynak:

(1) Bart Kosko, Heaven in a Chip, 1999 Three Rivers Press, New York, ISBN 0-609-80567-3
(2) adı geçen eser


// Gökhan Koçak
// 26 Nisan 2008, İstanbul

Türklerin Kimlik Sorununun Mantık Açısından Çözümlenmesi

"Cennet, cehennem... her meseleyi basit bir "dilemma"ya irca etmişiz. Daima iki ihtimal. İkiden fazlasını düşünemiyoruz. Avrupa! Ah Avrupa, canım Avrupa! Neden "ah Avrupa"? Hep gözün rehberliği: "beldeler, kâşaneler" masalı. Arka sokaklar, arka sokaklardaki sefalet? Ondan bahseden yok... Tarihin ölüme mahkum ettiği kavimlerde hep aynı psikoz: kendini küçük görme psikozu. Avrupa cennet, Asya cehennem. Neden "beldeler, kâşaneler"? Sanıyorum ki şarklı olduğundan utanan tek şarklı kavim biziz. Gerici, ilerici... Şarklı gericidir, garplı ilerici.
...
Bugünün Türk insanı Hint düşüncesini kavrayacak durumda mıdır? Hayır. Kendi vokabüleri ile ya gericidir, ya ilerici.
Gerici ise Müslümandır: cennet, cehennem.
İlerici ise Batı hayranı: caz, dans, cinsî hürriyet ve teknik.
Düşünmeye teşebbüs eden, düşünen demiyorum, kaç kişi var?" (1)

Cemil Meriç ikili mantığın dar dünyasına takılıp kaldığımızdan yakınıyor. "İkiden fazlasını düşünemiyoruz" diyor. Ortaya ancak iki seçenek koyabiliyoruz: Gerici-ilerici, şarklı-garplı, dinci-laikçi... Sonra kendimizi bu öbeklerden birine, başkalarını da karşı öbeğe ait olacak şekilde sınıflandırıyoruz. Bu ayrımı yaptıktan sonrası kolay. Kesin bir ayrım yaptık. Keskin bir çizgi çektik. Artık safları belirgin hale getirdik. Hangi saflar? Zihnimizde var edip sonra da gerçek sanıp inandığımız saflar. İnanmakla kalmayıp "kendimizi" bu safta, "onları" ise karşı safta görüp, "onlarla" mücadele ettiğimiz saflar. Halbuki ayrım bizim zihnimizde kesin olduğu kadar gerçekten de kesin mi?
Gerçek nedir?
Gerçeğin ne olduğunu nasıl bulabilirim?
Bulabilir miyim?
Bulsam anlayabilir miyim?

Varolanı olduğu gibi kavramaya çalışmak mı doğruya daha yakındır?
Yoksa varolanı zihnimizde istediğimiz biçime getirip ondan sonra onu kavramak mı doğruya yakındır?
"Neyi bilebilirim?" diye sormuş ya düşünür. Güzel bir soru sormuş. Cevabını da vermiş mi acaba?

Askerî Okyanusbilimi (Oşinografi) dersi aklıma geldi: Birkaç satır uzunluğunda bir formül vardı kitapta. Dalga denklemi. Okyanus dalgalarının "yaklaşık" bilgisi. Neden yaklaşık? Neden kesin değil? Hoca, dalgaların gerçek hareketinin çok karmaşık olduğunu ve modellemenin çok zor olduğunu söylemişti. Aradan 20 yıl geçti. Acaba (daha) kesin bir formül buldular mı?
Peki biz, aslında çok karmaşık olan ve kesin bir formüle sığdıramadığımız dalga hareketini neden kesin olarak ifade etmeye çalışıyorduk?
Kesin olarak ifade edemediğimizi de biliyorduk.
O zaman neden yaklaşık olan bir şeyi kesinmiş gibi tanıtıyorduk?

Tanrının öldüğü ilan edilmişti de ondan. Yaklaşık bilsek de farketmezdi. İlerlemeci tarih görüşüne sığınır ve "ilerde gerçeğe daha yakınını bulacağız" derdik. Bu arada Zeno'yu da hatırlamazdık. Hani asla hareket edemeyen Zeno'yu. Harekete başlamadan önce, gideceğim yerin yarısını gideyim deyip hiçbir zaman harekete başlayamayan Zeno'yu. "Hareket edemeyen Zeno değildi" dedi birileri. Evet, doğru. Hareket edemeyen Zeno değildi. Zeno'nun zihninde hareket var olmuyordu, olamıyordu. Çünkü Zeno, "kesinliksiz mantık" kullanıyordu. Hiç bir zaman karar veremezdi. "Kesinliksiz mantık"ta kesin değerlere, (0 ve 1), yer yoktu, hep ara değerler, (0..1), vardı. O yüzden Zeno kesinlikten yoksunluk içinde sürekli dönüyor ve asla harekete başlayamıyordu.

İlerlemeci tarih görüşü de Zeno'nun sorunu gibiyse. Hep ilerlediğimizi ve ilerleyeceğimizi sanıyorsak. Sadece sanıyorsak ama kesin biliyormuş gibi yapıyorsak. Bu daha da acı.
İnsanlık yarın, bugün olduğundan daha ileride olacak(mı?).
Neden?
Nedeni çok basit: İkili mantık.
Bugün-yarın, geri-ileri sınıflandırması.
İki seçenek var. Peki aradakiler? İkili mantığın ara değerleri yok ki.

Helezonik tarih görüşüne ne dersin?
Doğruya daha yakın görünüyor.
Çünkü ara değerlere de yer veriyor.
Helezonik tarih görüşü saçaklıdır (bulanık, gri, fuzzy).
İlerleme de gerileme de bir derece meselesidir.
Ne kadar ilerisin? Ne kadar gerisin?
Helezonik tarih görüşü saçaklı mantık ürünüdür.

"Hint'i tanımak zorundayız. Asya düşüncesinin dayandığı temel, Hint düşüncesidir. Hint'i tanımak zorundayız. İnsanlığın irfan ve idrakine istikamet veren iki yaratıcı millet vardır: Hint ve Yunan.. Biz bu iki ülkenin merkezindeyiz. Akdeniz Doğu ile Batı'nın zifaf yatağı." (2)

Cemil Meriç'in bu cümleleri bana orta nokta sorununu hatırlattı. Hani bizim Nasreddin Hoca fıkrasında da geçen orta nokta sorunu var ya, onu. "Davalıya haklısın", "davacıya da haklısın" diyen hoca. "Hocam her ikisi de haklı olamaz" diyen mübaşire "sen de haklısın" diyen hoca. Orta nokta sorunu. Saçaklı Nasreddine karşı, Aristo mübaşir.

Hint ile Yunan'ın, Doğu ile Batı'nın orta noktasında "biz" yer alıyorsak, bizim yaşadığımız orta nokta sorunu mudur?
İkili mantıkla düşünürek orta nokta sorununu çözemeyiz. İkili mantıkta orta nokta yoktur. Bir şey ya öyledir, ya da böyle: "Biz" de ya Doğuluyuzdur, ya da Batılı.
Ama eğer ortada yer alıyorsak, o zaman ikili mantığa göre biz yokuzdur. İkili mantıkta Türkler yoktur. Çünkü Türkler, Hint ve Yunan'ın, bu iki ülkenin (medeniyetin) merkezindedirler. Orta noktadadırlar. İkili mantıkta orta nokta yoktur. O halde, ikili mantıkta Türkler de yoktur.

Türkler hem orta noktada yer alır hem de nasıl var olurlar?
Mantıklarını değiştirerek.
Mevcut halimizle varoluşumuz ancak saçaklı mantıkla mümkündür.
Çünkü orta nokta, saçaklı mantıkta vardır.
Orta noktadakiler ancak saçaklı bir dünyada var olabilirler.
İkili bir dünyada ise ya orada, ya da burada; her iki kutuptan birinde; ya batıda, ya da doğuda var olmak zorundadırlar.

"Doğu ile Batının kesiştiği yerdeyiz" diyoruz. Peki kesişim yeri Doğuya mı aittir, Batıya mı?
Hem kesişim yerindeyiz, hem de Batılıyız. Bu nasıl olur?
Hem kesişim yerindeyiz, hem de Doğuluyuz. Bu nasıl olur peki?
Olmaz ki.
İkili mantıkta olmaz: çünkü ikili mantıkta orta nokta yoktur: Doğu ile Batının ortasında yer alamazsın.
"Ama biz ortadayız" diyorsun.

Senin çelişkin, kendini ikili mantığın dar sınırları içinde tanımlamaya kalkışmanda. Çünkü ikili mantıkta, Doğuyu tanımlayabilirsin, Batıyı da tanımlayabilirsin. Ama bunların kesişiminde yer alan Türkleri tanımlayamazsın. Sorun burada. Sorun kullandığımız mantıkta. İkili mantık kullanarak kendi kendimizi yok etmişiz. Orta nokta yoktur ikili mantıkta. Eğer Doğuyla Batının ortasındaysan, bunu doğru buluyorsan, ikili mantığa göre, varolma sorunu yaşarsın. Çünkü orta nokta yoktur. Sen de yoksundur. Türkler yoktur ikili mantıkta. Türkler bu halleriyle ancak saçaklı bir dünyada var olabilirler. İkili bir dünyada var olabilmek için, ya kesin Doğulu, ya da kesin Batılı olmak zorundadırlar. Ancak o zaman ikili mantıkta var olabilirler.

Peki bu çelişkilerden nasıl kurtulabiliriz?

Saçaklı mantıkla düşüneceğiz VE
1) Kendimizi hem (biraz) Doğulu, hem de (biraz) Batılı diye tanımlayacağız; VEYA
2) Kendimizi Doğulu olarak tanımlayacağız, Doğulu olacağız; VEYA
3) Kendimizi Batılı olarak tanımlayacağız, Batılı olacağız;
VEYA
ikili mantıkla düşüneceğiz VE
4) Kendimizi Doğulu olarak tanımlayacağız, Doğulu olacağız; VEYA
5) Kendimizi Batılı olarak tanımlayacağız, Batılı olacağız.

(Saçaklı VE ((Doğulu VE Batılı) VEYA (Doğulu) VEYA (Batılı))) VEYA (İkili VE ((Doğulu) VEYA (Batılı))).

Daha da açık ve uzun yazarsak:

1) (Saçaklı VE (Doğulu VE Batılı)); VEYA
2) (Saçaklı VE Doğulu); VEYA
3) (Saçaklı VE Batılı); VEYA
4) (İkili VE Doğulu); VEYA
5) (İkili VE Batılı)

Bunlardan birini başarana kadar kimlik sorunumuz devam edecek.
Çelişkimiz, kendimizi hem birinci (1.), hem de beşinci (5.) şekilde görmeye kalkışmamızdandır.
Yapmaya kalktığımız tam bir çelişkidir:
Hem Doğulu, hem de Batılı isek ikili mantıkta var olamayız.
Ya Doğulu, ya da Batılı isek hem Doğuda hem de Batıda aynı anda yer alamayız.

Bir karar vermemiz gerek:
Hem Doğulu, hem Batılı olarak var almak istiyorsak mantığımızı değiştirip saçaklı mantıkla düşünmemiz gerek.
Ya Doğulu, ya da Batılı olarak var almak istiyorsak Doğunun ve Batının kesişimi olduğumuzu iddia etmememiz gerek.

Karar vermediğimiz sürece, Zeno'nun durumuna düşeriz. Yüzlerce yıl olduğumuz yerde kalırız. Kesinliksiz mantık kullandığımız sürece, bizi bu dertten, kimlik sorunundan kimse kurtaramaz.


Kaynaklar:

(1) Cemil Meriç, Jurnal (Cilt 1), İletişim Yayınları, 17. Baskı, ISBN-13: 978-975-470-288-0
(2) Aynı kaynak


// Gökhan Koçak
// 11 Ocak 2008, İstanbul

Özgürlüğün Baş Dönmesi’ne Saçaklı Bakış

Özet:

Bu yazıda, Kemal Sayar’ın Özgürlüğün Baş Dönmesi adlı kitabına saçaklı (kırçıl, bulanık, gri, fuzzy) mantık açısından bakılmış ve yazarın görüşlerinin ve alıntılarının ne derece saçaklı olduğu araştırılmıştır. Kitaptaki görüşlerden hareketle, ikili mantık ve saçaklı mantık arasındaki ilişki ortaya konmuş ve saçaklı mantık hakkında genel bilgiler verilmiştir. Aslında saçaklı mantığın ruhbiliminde de kullanıldığı kitaptaki örnekler incelenerek gösterilmiş ve saçaklı mantık hakkında bir farkındalık yaratılmaya çalışılmıştır.




Konu Edilen Eser:

Kemal Sayar, Özgürlüğün Baş Dönmesi, karakalem Yayınları, Eylül 2006, ISBN: 975-8285-35-1


Özgürlüğün Baş Dönmesi’ne Saçaklı Bakış


Antonie de Saint-Exupèry’nin “Yaşamak, yavaş yavaş doğmaktır.” sözü kitabın ilk saçaklı cümlesi. Yavaş yavaş ifadesi kesin ve mutlak bir durumu anlatmaz. Aksine dereceli, kesinlikten yoksun bir süreci anlatır. Yaşamak saçaklı bir biçimde, yani kesinlikten yoksun bir doğuş olarak tanımlanmakta ve doğuşun derecesi de “yavaş yavaş” ifadesi ile belirtilmektedir. “Yaşamak, doğmaktır” denmiş olsaydı bu, ikili mantık esaslarına uygun bir cümle olurdu ve kesin, belirli bir durumu anlatırdı. Yavaş yavaş ifadesi ise cümleyi saçaklandırıyor ve doğma eyleminin derecesini belirtip, yaşamı kesinlikten yoksun bir biçimde, yavaş yavaş, doğmak şeklinde tanımlıyor.

Kemal Sayar, kitabın önsözünde “Psikiyatri ne ‘ruhsuz’, ne de ‘beyinsiz’ olmayı seçmelidir.” diyerek yine saçaklı bir yaklaşım sergiliyor. Ruhsal yaşantının ne moleküllere indirgenebileceğini, ne de beynin işlevlerinden soyutlanabileceğini söyleyerek “hem, hem de” diyor. Yani, hem ruh, hem de beyin. Ya ruh, ya da beyin değil. Aristo mantığında bir şey ya odur, ya da bu; hem o, hem de bu olamaz. Hâlbuki, yazar psikiyatrinin hem ruh, hem de beyni birlikte ele alan bir yaklaşımı seçmesini istiyor. Aristo mantığının dar sınırları içinde kalmış olsaydı, yazar da o muazzam çelişkinin içine düşecekti ve yanlışa yakın bir soru soracaktı: Psikiyatri ruhla mı ilgilenmeli, beyinle mi? Bu soru, ikili mantık sorusudur ve beklenen yanıt aslında sorunun içindedir. Yani, ya ruh yanıtını vermeniz, ya da beyin yanıtını vermeniz beklenmektedir. Kesin ve belirsizlikten uzak bir yaklaşım sergileyip, birbiriyle çelişik gibi görünen iki kavramdan birini, yani ya ruhu ya da beyni seçmeye sizi zorlayan bir soru biçimidir bu. Doğruya yakın soru ise, psikiyatri ne derece ruhla, ne derece beyinle ilgilenmeli şeklinde sorulabilir. Beklenen yanıt, kesinlikten yoksun ve dereceli bir yanıttır. Sayar, hem ruh, hem de beyin diyerek saçaklı soruya saçaklı bir yanıt vermiştir.

Yine önsözde, “Aklın ve ruhun uzayında yapılacak keşif yolculukları, bilimin rehberliğine ihtiyaç duyduğu kadar, sezginin ışığına da muhtaçtır.” diyerek, saçaklı bir mantık yürütüp, hem bilim, hem de sezgi diyor. Bu yanıtı ile, “bilim mi, sezgi mi?” şeklindeki ikili mantık sorusunu sormadığı, bunun yerine “ne kadar bilim, ne kadar sezgi?” sorusunu sorduğu anlaşılıyor. Saçaklı soruya verdiği yanıt da gayet açık: “hem bilim, hem de sezgi” diyor.

Schrödinger’in Kedisi “hem ölü, hem de diridir”. İkili mantıkla düşünmeye alıştırılmış insanlar bu cümleyi anlamakta zorlanmakta ve kedinin hem ölü, hem de diri olması durumunu, yani ülkendurumu (superposition) yadırgamakta ve bu nasıl olur diyerek hayret etmektedirler. Hâlbuki ben, bir insanın aynı anda hem İstanbul’da, hem de Mekke’de bulunabileceğini anlatan hikâyelerle büyüdüm. Bir insanın aynı anda iki farklı mekânda bulunabildiğini kabullenmiş olan akıl, kedinin hem ölü, hem de diri olduğu ülkendurumu rahatlıkla kabullenir. Schrödinger’in Kedisi, saçaklı mantık ile Kuantum (Nicem) Kuramı arasında bir köprü kurar ve hem “ya, ya da”, hem de “hem, hem de” diyebileceğimizi düşünsel bir deney ortaya koyarak anlatır.

Stephen Hawking ve Roger Penrose, The Nature of Space and Time (Uzay ve Zamanın Doğası) adlı kitaplarında, Schrödinger’in Kedisinin ülkendurumunu uzun uzun ele almışlar ve bu durumu kabullenmişlerdir. Çünkü, kitapta neden kediyi sadece ölü, ya da sadece diri olarak gördüğümüzün sırrını çözmeye çalışmaktadırlar ve neden hem ölü, hem de diri ülkendurumunun gözlenemediğini açıklama gayreti ile uzunca bir tartışmaya girmektedirler. Onların bu tartışması, kedinin hem ölü, hem de diri olma durumunu kabullendiklerinin kanıtıdır. Kabullenmeseydiler, tartışırlar mıydı?

Sayar, Küreselleşmenin Psikolojik Boyutu adını verdiği bölümde küreselleşme olgusuna değinmekte ve şöyle demektedir:
“Tarihsel olarak nasıl Batı antropolojisi ‘yerlileri’ temsil etme hakkını kendinde gördüyse, bugün de aynı şekilde Batı medyası uluslararası iletişimin tek yönlü akışı içerisinde Batılı olmayan bütün Ötekiler’i temsil etme hakkını kendinde görmekte ve ‘biz’i ‘onlar’dan ayırt etme imkânı veren tanımları bize sağlamaktadır.”

Bu cümlede, biz ve onlar ayrımından ve ötekiler adı altında yapılan bir sınıflandırmadan bahsedilmektedir. Bu ayrım ikili mantık kullanılarak yapılmış ve sınıflar arasına keskin bir çizgi çekilmiştir. Bu kesin ve keskin çizgi, ‘biz’i ‘onlar’dan ayırır ve “biz ve ötekiler” diye sınıflandırmalar oluşturur. Bu mantık ve sınıflandırma, tam da Batı düşüncesine uygundur. Aristo mantığı, “bir şey ya odur, ya da bu” dediği için, ya ‘biz’e dâhilizdir, ya da ‘onlar’a. Ötekiler (onlar) ise bizden kesin biçimde ayrılmış olanlardır. Bu ayrım ve sınıflandırma belirsizliğe yer vermez; her şey kesin ve belirlidir. Saçaklı, kırçıl, bulanık, gri, fuzzy alanlar yoktur. Biz ve onlar vardır. İki kutup. Birbirinden kesin ve keskin biçimde ayrılmış ve asla birbirine karışmayan iki topluluk: biz ve onlar. İkili mantığın doruğu!

Yazar, Batının bu düşünce tarzının televizyona şöyle yansıdığını alıntılar:
“Ekran, sadece bize ‘onlar’ın görüntüsünün elenerek yansıtıldığı, … Öteki ile ilgili korkularımızı, düşlerimizi ve isteklerimizi yansıttığımız bir ortamdır (Morley ve Robins 1997).”

Yine Aristo mantığı ve yine ikili bir ayrım: biz ve onlar. Bu ayrımın yanı sıra, televizyonun bir iletişim değil, iletim aygıtı olduğuna da vurgu vardır. Batı, Öteki ile ilgili korkularını, düşlerini, isteklerini iletim aygıtı vasıtasıyla ekranlara yansıtır. Peki ya gerçekler? Onları kim ve nerede dile getirir? Korku, düş ve isteklerin değil, gerçeğin, hakikatin (truth) yansıtıldığı ekran nerededir? Soruyu biraz saçaklandıralım: “Hakikat ne derece ekranlarımıza yansıtılmaktadır?”. Yansıtılmakta mıdır, yoksa yansıtılmamakta mıdır diye soruyorsak, hâlâ ikili mantığın dar sınırları içerisinde düşünüyoruz demektir. Biraz saçaklanmaya ne dersiniz?

Sayar, Sıkışan Dünya, Sıkışan İnsan başlıklı bölümde “Küreselleşme sürecinin gerisinde, endüstrileşmiş ülkelerin ‘ileri’, bütün diğerlerinin ise ‘geri’ olduğu önermesi yatar.” diyerek ikili mantıkla yapılmış bir sınıflandırmanın örneğini veriyor. Bizde de çok yapılan bir sınıflandırmadır bu: ileri(ci), geri(ci) sınıflandırması. İşte Aristo’nun, ikili mantığın zirvesi! Çok yaşa Aristo! Ya ileri(ci)sindir, ya da geri(ci)sin. Ya öylesindir, ya da böyle. Hem öyle, hem de böyle olmayı, ya da biraz öyle biraz da böyle olmayı reddeden bir yaklaşım. Neden? Hiçbir açıklaması yok. Öyle olduğu kabul edilmiş. Beyinlerimiz ikili mantığa o kadar alıştırılmış (belki de yapılandırılmış) ki, insanların kendilerini biraz öyle, biraz da böyle tanımlayabileceklerini ve öyle var olabileceklerini kabullenemez olmuşuz.

Onları, ileri(ci), ya da geri(ci) olarak sınıflandırıp, üzerlerine de damgayı vurmuşuz. Kesin ve keskin bir ayrım yapmışız. Hayat bu kadar kesin sınırlara mı sahip? Yoksa biz saçaklı olanı kesinleştirip ikili mantığın keskin kılıcını kullanarak hayatı birbirleriyle örtüşmez dilimlere mi ayırmışız? Hayatı olduğu gibi değil de, onu basite indirgeyerek, yaklaşıklayarak mı ele almışız?

İkili mantığı kullanarak sorular soruyorum ve onu sorguluyorum. Peki, saçaklılık bunun neresinde? Saçaklı mantık, ikili mantığı reddetmez ki, onu kapsar. Matematikte kümeler vardır ya, biri diğerini kapsar; tersinden söylersek biri diğerinin alt kümesidir. İşte onun gibi. İkili mantık, saçaklı mantığın alt kümesidir. İkili mantık, saçaklı mantığın aşırı uçlarını temsil eder. Aradakileri, belli belirsiz olanları yok sayar. Ya da onları aşırı uçlarda barınmaya zorlar. Bu nedenle ikili mantık zorlayıcı, ayrımcı bir mantıktır. Farklılıkları kabul eder ama onları aşırı uçlarda var olmaya zorlar: bizler ve onlar, iyiler ve kötüler, ileri(ci)ler ve geri(ci)ler, sağcılar ve solcular, dinciler ve laik(çi)ler. İkili mantık, arada olanlara kendini tanımlama ve ifade etme hakkı tanımaz. Çünkü ikili mantığın ara değeri yoktur. Ya sıfırdır, ya da bir. Ya vardır, ya da yoktur. İkisinin arasındaki değerler yaklaşıklanarak yok sayılmıştır. Ya batılısındır, ya da doğulu. Ya bizdensindir, ya da onlardan. Peki, arada olduğumu söylersem? O zaman da “senin kafan karışık der”, keser atar.

“Küresel çağda insanlar kim olduklarına karar verebilir ve bir başkası olmayı hayal edebilirler (Sayar 2001). Benlik belirsizdir; her türlü benlik mümkündür ve ‘kendi kendini yaratma süreci asla bitmez’ yollu önermeler postmodern kimlik sorunlarını özetleyen aksiyomlardır. Günlük hayat bu önermelerin gerçekten de başka kanıt gerektirmediği ve aksiyom olarak kabul edilebileceği görüşünü destekleyen birçok veri sunmaktadır.” diyor Sayar. Sonraki paragraflarda ‘çoklu benlik’ kavramından bahsediyor ve pastiş kişiliğin sosyal bir bukalemun olduğunu vurgulayıp şöyle devam ediyor: “Artık benliğin istikrarı (bir nesne olarak benlik) değil, benliğin değişimi (bir süreç olarak benlik) hedeflenmektedir. Gündelik hayat haz peşinde koşmakla geçer.”

Bu satırlarda geçen “benliğin belirsizliği ve çoklu benlik” durumlarının yani saçaklı bir benliğin insan için iyi sonuçlar getirmediği anlamı çıkarılabilir. Fakat aslında eleştirilen, benliğin, bukalemun gibi sürekli değişen ve kendi olmaktan çıkıp sürekli farklı benliklere bürünen sığ ve çoklu bir benliğe dönüşmesi durumudur. Sayar, bu konuda “Giyim kuşam, benliği yaratmanın temel aracı olur. Her uluslararası marka benliğe yeni ve farklı bir ifade imkânı verecektir (Gergen 2000).” alıntısını yaparak insanların farklı benlikleri üst üste giyip, bunlardan istediklerini dışa vurarak her an farklı bir biçimde göründüklerini veya görünmeye çalıştıklarını dile getirmektedir.

“Benlik saçaklı mıdır? Saçaklı bir benlik mümkün müdür?” gibi sorular da yanıt bekleyen sorular olarak kalmaktadır. Benlik konusu, hakkında bilgi sahibi olmadığım bir konu olduğundan, bu soruların yanıtını veremiyorum. Yanıt ararken, saçaklı mantığın, ikili mantığı kapsadığı da göz ardı edilmemelidir. Bir şeyin saçaklı olması demek onun kesinlikten tamamen yoksun olduğu anlamına gelmez. Çünkü saçaklı mantığın her iki ucunda Aristo yer alır ve onun bulunduğu yerler kesin ve belirlidir. “Benlik ya odur, ya da bu” şeklinde bir hüküm verilse bile, bu hüküm benliğin saçaklı olmadığı anlamına gelmez. Çünkü saçaklı mantık hem “ya, ya da”, hem de “hem, hem de” diyerek Aristo mantığını içine alır.

Online Maskeler bölümünde, “Gerçek hayatta içe dönük ve sessiz olan bir kişi, sanal ortamda özgüveni yüksek ve paylaşıma açık bir kimliğe bürünebilir.” diyor Sayar. Bu cümlede “içe dönük (karşıtı dışa dönük?)” ve “sessiz (karşıtı konuşkan?)” sınıflandırmaları dikkat çekicidir. Bu sınıflandırma, ikili mantığın ışığı altında yapılmıştır. Psikoloji dersinden hatırladığım kadarıyla meşhur ruhbilimciler, Newton fiziğinin ve Newton’un mekanik dünya görüşünün de etkisiyle, Aristo mantığının keskinliği içerisinde insanları içe dönük-dışa dönük, sessiz-konuşkan, mutlu-mutsuz gibi sınıflara ayırmışlardır. Biraz daha derin düşününce içe dönüklüğün de bir derece meselesi olduğu akla geliyor. “İçe dönük, ama ne kadar?” diye sormaya başlarsak, konuyu saçaklı ele almaya başlamışız demektir.
İçe dönüklüğün de bir derecesi olması gerekmez mi? Hatta insan, yaşadığı olaylar karşısında bazen “daha fazla” içe dönük davranışlar sergilerken, bazen de “daha az” içe dönük davranışlar sergileyebilir. Yani içe dönüklülük de bir derece meselesidir. Derecesi, kişiden kişiye değiştiği gibi, aynı kişinin farklı ortamlarda ve farklı zamanlarda içe dönüklük derecesi de birbirinden farklı olabilir. Kişiyi “içe dönük” diye sınıflandırmak, ikili mantığın bir özelliğidir. Saçaklı mantık ise, “az, biraz, epey, oldukça, çok, aşırı” gibi sözcükleri kullanarak içe dönüklüğün derecesini sözel olarak ifade etmeye çalışır.

Saçaklı mantık, Lütfi Askerzade tarafından 1960’lı yıllarda matematiğe dökülmüş, matematiksel olarak ifade edilmiştir. Nesne ile nitelik arasındaki ilişki bir derece meselesidir ve bu derece geleneksel olarak sıfır ile bir arasında, yani [0..1] aralığında gerçel bir sayı ile ifade edilir. Köşeli paranteze dikkatinizi çekerim. Matematikte köşeli parantez, aralığın uç noktalarındaki sayıları da içine aldığını belirtir. Yani [0..1] aralığındaki gerçel sayılar demek, “0,0 ile 1,0 arasındaki bütün gerçel sayılar; 0 ve 1 dâhil olmak üzere” anlamındadır. İşte bu köşe başlarında bulunan 0 ve 1, ikili mantığın, Aristo mantığının sıfır ve biridir. Saçaklı mantık ikili mantığı kapsar, onu dışlamaz, yanlışlamaz; onu içine alır, aşırı uçlara yerleştirir, bu aşırı uçlar arasında da sonsuz tane derecenin (sayının) bulunduğunu söyler.

“Ali içe dönüktür” cümlesi, ikili mantıkla verilmiş bir hükmü anlatır. “Ali biraz içe dönüktür” cümlesi ise, saçaklı mantıkla verilmiş bir hükümdür. Matematiksel olarak da şöyle ifade edilebilir: Ali’nin içe dönüklük derecesi = 0,3; içe dönüklük [0..1] aralığında bir gerçel sayı olmak üzere. Derece sıfıra yaklaştıkça içe dönüklük azalır, bire yaklaştıkça içe dönüklük artar. “Ayşe çok içe dönüktür” cümlesini ise, Ayşe’nin içe dönüklük derecesi = 0,8 şeklinde ifade edebiliriz. Bu ifadeler, gerçeği anlatmaya daha uygundur: Ali ve Ayşe içe dönüktür ama her birinin içe dönüklük derecesi birbirinden farklıdır.

Gerçek hayatta da bu böyle değil midir? İçe dönüklük de bir derece meselesi değil midir? Fakat insanlar kolaycılığa kaçarak, Ali ve Ayşe’nin içe dönüklük derecelerini yuvarlayarak, her ikisini de içe dönük olarak nitelerler ve kesip atarlar. Bu, kolaycı ve keskinleştirici bir yaklaşımdır. İçe dönüklük dereceleri bire (1) yuvarlanmış ve “Ali de Ayşe de içe dönüktür” denmiştir. Bu durumda, Ali ile Ayşe arasında hiçbir fark kalmamıştır, ikisi de içe dönüktür. Ama az önce içe dönüklük derecelerinden bahsetmemiş miydik? Peki, hangi yargımız gerçeği daha iyi ifade ediyor? “Ali de, Ayşe de içe dönüktür” yargısı mı, yoksa “Ali biraz içe dönüktür; Ayşe ise çok içe dönüktür” yargısı mı? İkinci yargı, doğruya daha yakın, yanlıştan daha uzak olsa gerek.

Tekrar kitaba dönelim ve Sayar’ın yaptığı alıntıya kulak verelim: “Ayrıca, benlik ‘aileci’ ya da ‘bireyci’ yönelim arasında uzanan bir yelpazede şekillenmektedir… (Matsumi ve Draguns 1997).” Tam anlamıyla saçaklı bir yargı: ‘uzanan bir yelpazede’ ifadesi, varılan yargıyı saçaklandırıyor. İkili mantıkla, ya aileci ya da bireyci yönelim arasında bir seçim yapmanız gerekirken, saçaklı mantıkla bu ikisi arasında uzanan bir yelpazede benliği şekillendirebiliyorsunuz. Biraz aileci, biraz da bireyci yönelim; hem aileci, hem de bireyci yönelim; ailecilik derecesi = 0,4 bireycilik derecesi = 0,6 olan bir yönelim: yani, saçaklı bir yönelim!

“İnsan benliği Batı toplumlarında özerk, ayrı ve biriciktir; oysa Batı-dışı toplumlarda toplumla iç içe geçmiş, daha akışkan, çevreyle etkileşim halinde bir benlik söz konusudur” diye devam ediyor Sayar. Benlik konusuna Batının kesinlikçi yaklaşımını ve Batı-dışı toplumların kesinlikten uzak, belirsiz yaklaşımını ortaya koyuyor. Özerklik, ayrı ve biricik bir benlik tanımına karşılık, iç içe geçmiş, daha akışkan bir benlik tanımı. Benliğe, Batı ve Batı-dışı toplumların bakış açısı arasındaki fark. Biri Aristo mantığı ile diğeri saçaklı mantık ile benlik konusuna yaklaşmış. Tam isabet!

Sayar, “Batı bireyciliği, farklılığa saygı duyar gibi gözükse de, … farklı olana pek az hoşgörü gösterilir.” diyerek devam ediyor. Bu davranışın arka planında ikili mantık, yani Aristo mantığı yatar. Çünkü ikili mantıkta ya ‘biz’, ya da ‘onlar’ ayrımı vardır ve bu iki grup birbiriyle kesişmez, örtüşmez; tamamen ayrıdırlar. Biz, ‘biz’e benzeyeni severiz, onu insan yerine koyarız; bize benzemeyenleri yani ‘onlar’ı sevmeyiz, hatta onları insan yerine bile koymayız: Ya Amerikan vatandaşısındır, ya da “alien” (yaratık, uzaylı)!

Hoşgörü konusunda da iki farklı yaklaşım mümkündür. Biri ikili mantığa dayalı hoşgörü, diğeri ise saçaklı mantığa dayalı hoşgörü. Birincisi, önce ayırır, farklılıkları ortaya koyar ama sonra bu farklılıkları hoşgörür. Diğeri ise, var olan farklılıkları olduğu gibi, saçaklı kabul eder ve hoşgörür. Maalesef, Batılılaşma sürecimiz bizleri ikinci tür hoşgörüden uzaklaştırmış ve birinci tür hoşgörüye yaklaştırmıştır. Yani önce ayırıp, sonra hoşgörmek. Bu sahici bir hoşgörü anlayışı değildir. Bu, Batılılaşmış hoşgörüdür. Sahici hoşgörü ise, insanlar arasındaki farklılıkları doğal olarak kabul eder, onları hoşgörür. Sahici hoşgörü, doğaldır, eşyanın tabiatına uyar. Diğeri ise eşyanın tabiatına aykırıdır. Önce böler ve ayırır, sonra hoşgörür. Hiç de sahici değil!

Kemal Sayar’ın Özgürlüğün Baş Dönmesi adlı eserine saçaklı mantık ile bakıp, hem saçaklı mantığı anlatmaya, hem de saçaklı mantık hakkında farkındalık yaratmaya çalıştım. Sosyal bilimlerin, ruhbiliminin, siyasetin ve hayata bakış açımızın yeniden gözden geçirilmesi ve kesinlikten uzak şeyleri ikili mantık kullanarak kesinleştirmeye çalışmamamız gerektiğini düşünüyorum. Var olanı, olduğu gibi anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi kabullenmek doğruya daha yakındır diyorum. Varlığı, keskin sınırlar çektiğimiz dar kalıpların içine sokmadan, onu olduğu biçimde, saçaklı haliyle kavramak gerektiğine inanıyorum.

18 ve 19. yüzyılda ikili mantık kullanılarak inşa edilen mekanik bilim anlayışının yavaş yavaş terk edildiğini görüyor ve bu hareketin doğruya daha yakın olduğunu düşünüyorum. Saçaklı mantık, Kaos kuramı ve Kuantum (Nicem) kuramları arasında köprüler kurarak, yeni bir bilim anlayışı ve dünya görüşü geliştirebileceğimize inanıyorum. Her ne kadar batılılaşmış olsak da, içimizde kalmış olan bir parça doğululuk bizi ikili mantığın dar kalıplarından, saçaklı mantığın geniş dünyasına götürebilir.

Kaostan korkmadan, Schrödinger’in Kedisini canlı tutarak, saçaklı düşünerek, Saçaklı Devrim’e katkıda bulunabiliriz. Farkında olanlar için Saçaklı Devrim çoktan başlamıştır. Farkında olmayanlarsa ikili mantığın, Aristo’nun cenderesinde sıkışıp kalmışlar ve doğal sorunlara yapay yanıtlar aramakla meşguldürler. Saçaklı Devrimciler ise, var olanı olduğu gibi kabul etmek ve onu olduğu gibi anlamak için saçaklı mantıkla düşünmeye ve varlığı bütüncül bir biçimde yeniden anlamlandırmaya çalışmaktadırlar.

// Gökhan Koçak
// 25 Kasım 2007, İstanbul